Önce kimileri için süpriz, kimileri içinse beklenen gelişme yaşandı ve Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliği görevini Enis Berberoğlu'na devretti. Bu gelişmenin akisleri henüz tam netleşmemişken Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş bir açıklama yayımlayarak Aydın Doğan'ın Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinden 1 Ocak 2010 itibariyle ayrılacağını ve görevi kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın devralacağını duyurdu.
Ard arda gerçekleşen bu iki hadise, Türkiye'de yaşananları dikkatle takip edip doğru okuyanlar için beklenmedik gelişmeler değil. Aylar önce burada, uluslararası sistemin gerçek güdücüleri eli ile ülkemizde teşekkül ettirilmiş ve yakın tarihimizin karanlık bir çok hadisesinin perde arkasındaki organizatörüne "zoom" yapmayı amaçladığını gördüğümüz Ergenekon Operasyonu'nun artçı şoklara sebebiyet vereceğini, operasyonun tasfiyesini amaçladığı mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağının beklenti ve tahminler arasında yer aldığını belirtip, "Bu bağlamda bu güne kadar Ergenekon Operasyonu'nda, tasfiye edilmek istenen mekanizmaların sermaye ve siyaset ayaklarına dair tatminkar unsurları henüz göremedik" demiş ve o günlerde Aydın Doğan ile Başbakan Erdoğan arasında yaşanan polemiğin arka planına seyehat etmeye çalışmış ve nihayetinde "Türkiye'nin geleceğinde sahne alacak aktörler arasında, Erdoğan-Baykal-Doğan üçlüsü, kendi kulvarlarında varlıklarını aynı anda gelecekte sürdüremeyecek mi?" sorusunu sorup kendimizce cevaplandırmıştık: "Görünen o ki, sürdüremeyecek..."
Uzak olmayan bir gelecekte siyasi alanda da "vedalar" yaşanması kimseyi şaşırtmamalı...
31 Aralık 2009 Perşembe
Varan 1...
24 Mart 2009 Salı
Amuda kalktılar, daha ne yapsınlar!
Kanal B izlemem, uydu alıcımda kanal listesindeki konumu nedir onu bile bilmem.
Bu hadiseyi görünce "konuya dair bir açıklama vs var mı?" diyerek akşam saatlerinde bir bakayım dedim.
Baktım ki, video içeriği ile mütenasip olarak Nahit Duru abimizin karşısında Saadet Partisi Bağcılar adayı Mukadder BAŞEĞMEZ oturuyor!
E güzel, Mukadder bey ve Saadet Partisi'ne de elbette Türk Televizyonları kapılarını açmalı.
Esas mevzumuza dönersek ifade etmeden geçemiyeceğim, Nahit abimiz çok haksız ve acımasız konuşmuş. Doğan Medyası Kılıçdaroğlu için neredeyse amuda kalkmış durumda, ekstra yapabilecek neleri var ?
Türkçe'nin bülbülü Mehmet Ali Birand konuğu Kılıçdaroğlu'na milyonlar önünde ekranlarda "İnşallah kazanıcağnız" bile dedi, daha ne olsun!
Bundan sonra Nahit abimizin sıkı izleyicisiyim...
26 Aralık 2008 Cuma
Runtime Error...
Ünlü dermatolog, "Göbeğini Kayışan Adam" aforizmasının sahibi, mensup olduğu millete duyduğu çoşkun muhabbetle! maruf Bekir Çoşkun, yine yeniden "sevgi dolu" bir yeni makalesi ile karşımızda. Bekir abimiz bu gün ıkınmış sıkınmış, kenarından köşesinden dolaşmış, tam adını koymaktan imtina etse de bir "çatışma" dan söz etmiş.
Yazılarında kullandığı dil, kelime sayısı bakımından kabile halkları lisanını aşamayan, okuduğumda bazen bana bir script marifetiyle, 350-400 kelimenin girildiği bir tablodan, kelimelerin önce rastgele seçilirek sonra rastgele dizilirek, ardından da aralara gündemde bulunan şahıs ve konulara işaret eden ifadeler eklenerek otomatik oluşturulduğu izlenimi veren, tutarlı bir modellemeden mahrum Bekir Çoşkun yazılarına tipik bir örnek bu gün karşımıza çıkan yazı.
"FARKINDA olsanız da olmasanız da, için için sürüp giden bir büyük çatışma var" diyor muhabbet İnsanı Çoşkun Bekir, çatışmanın ötesinde bir vuruşma varmış, bu vuruşma "Selamünaleyküm" ile "merhaba" arasındaymış!
Devamla "Tüm bu olanlar iki tarafın çatışması" diyor ve "Türban" ile "toka", "Şerbet" ile "rakı" hatta "sırma bıyık" ile "badem bıyık" arasında bir çatışma olduğunun altını kalın kalın çiziveriyor.
"Muska" ile "reçete", "Üfürük" ile "steteskop", "Mest" ile "mokasen", "Klozet" ile "ayaktaşı", "Cüppe" ile "ceket" kıyasıya bir rekabet, mücadele, ötesinde çatışma halinde imiş!
Bitmedi, okuyalım :
"Külah" ile "şapka"nın...
"Gülyağı" ile "losyon"un..
"Gazoz" ile "şerbet"in...
"Sürme" ile "rimel"in...
"Flört" ile "görücü"nün...
"Aşk" ile "muhabbet"in...
"Sevişmek" ile "halletme"nin...
"Gusül" ile "duş"un...
Bu; "prezarvatif" ile "en az üç çocuk"un karşılaşmasıdır...
Bitmedi, bu çorbada evrensel öğeler ve uluslararası ilişkiler eksik kalmasın kabilinden devamla ekliyor :
"Doğu" ile "Batı"...
Okumaya devam ediyoruz :
"Köylülük" ile "kentlilik"...
"Akıl" ile "ezber"...
"Bilim" ile "hurafe"...
"Mantık" ile "emir"...
"Okumak" ile "anlamak"...
"Görmek" ile "bakmak"...
"Fikir" ile "zikir" çatışmaktadır...
Final müthiş :
"Dün" ile "yarın"ın mücadelesidir bu...
"Geçmiş" ile "gelecek" arasındadır...
İyi bakın; bir kavganın tam ortasındayız, bu "aydınlık" ile "karanlığın" çatışmasıdır...
Dediğim gibi, Bekir abimiz ıkınmış sıkınmış bayağa bir kasmış, ez cümle "Bu milletin dünü ile, bu gün yaşayan ve geleceğe taşıyacağı değerleri ile, hassaten İSLAM'la kavgalıyız, asabiyiz netekim" demek istemiş, fakat bütün muadilleri gibi yüreğindekini tam/eksiksiz ifade etmemiş, edememiş.
Kafası da bir hayli karışmış, kurduğu "Aydınlık ile karanlığın mücadelesi" denkleminde "cemaat, hoşgörü, aşk, sevişmek" kavramları solda, "ayaktaşı, şerbet, görücü, halletme, en az üç çocuk" kavramları ise sağda yer almış.
Sonra "Doğu, köylülük" ve "akıl" da solda, buna mükabil "Batı, kentlilik" ve "ezber" de sağda kendisine yer bulmuş bu formülasyonda.
Devamla "Bilim, mantık, okumak görmek, fikir" solda, "Hurafe, emir" ve "anlamak" sağda, "zikir" ile yan yana konumlanıvermiş.
Bekir abimizin kafası iyice karışmış, söylemek istediğini açıkça söyleyememekten midir, söylenecek sözün bizzat taşıdığı garabetten midir yoksa gerçekte bir script söz konusudur ve algoritma bu sefer doğru bir "çorba" servis edememiş midir bilemem.
Karar, aziz okuyucunun...
20 Haziran 2008 Cuma
Hoşgeldin...
Aylar önce, Haber Genel Yayın Yönetmenliğine Mehmet Ali Birand'ın getirilmesinden sonra Kanal D haberin geçirdiği mutasyona değinmiş, Birand yönetimindeki Kanal D haberin, 28 Şubat sürecinde izlediğimiz Gülgün Feyman'lı Star Haber'e benzemeye başladığını ifade etmiştim.
Bu gün "sokaktaki adam" ın gündeminden çok "karargahtaki adam" ın gündemine uygun yayın yapan Kanal D haberi tekrar gündemime alma sebebim, Taraf Gazetesi'nde yer alan bir haber ve bu habere Birand'ın bu akşam Ana Haber Bülteninde "yok muamelesi" yapması.
Taraf'ın maşetine taşıdığı haber, Türk ordusunun "kamuoyunu kendi çizgisine getirmek" amaçlı eylemlerini içeren, Genelkurmay çıkışlı elektronik belgesinin gazetede bulunduğu ifade edilen, Genelkurmay'ın Bilgi Destek Planı ve Faaliyet Çizelgesi.
Haberde deşifre edilen belgelerde, Genelkurmay’ın, siyasi iktidara karşı, bir karşı eylem planı hazırladığı görülüyor. Eylem planında, aralarında yüksek yargı ve medya'nın yanı sıra, üniversiteler ve sanatçılar'ın da bulunduğu kesimlerle temasın korunması ve TSK çizgisinde davranmalarının sağlanması isteniyor.
İşte bu vahim iddia ve gelişme, bu aşkam Kanal D Haber'de kendisine yer bulamadı. Yaklaşık 35 dakika, popüler gündemin, Türk Milli Takımı'nın bu akşam Hırvatlarla yapacağı Yarı Final mücadelesinin kurbanı olurken, bu "uzun hava" tadındaki girizgahtan hemen sonra ekrana gelen, elektiriğe gelecek "muhtemel zam" haberi oldu.
Bu durum bana, ister istemez, Taraf'ta yer alan konu ile ilgili şu satırları hatırlattı : "Planın uygulanmasında birlikte çalışılacak aktörler isim verilmeden 'güvenilir isimler' ya da 'tam kontrollü, etki edilen ve harekete geçirilebilen sivil toplum örgütleri' veya 'uygun medya organları' yahut da 'TSK ile benzer yaklaşımları paylaşanlar' gibi ifadelerle anılıyor...
...Taraf’ın elindeki Genelkurmay belgesine göre, basın mensupları ve medya kanalları düzenli temasla yönlendirilecek ve yandaş kılınacak."
Ocak ayında ifade etmemiş, eksik bırakmıştım. Bu gün tamamlayalım : Hoşgeldin Devlet Gazetesi Hürriyet'ten sonra, Devlet Kanalı Kanal D...
5 Nisan 2008 Cumartesi
Kabuğu Faşizmle doldurduk...
Dün akşam Haber 7 Televizyonunda yayınlanan, İsmail Kılıçarslan, Tarık Tufan ve Selahattin Yusuf'un birlikte hazırlıp sunduğu Meksika Sınırı'nı izliyorum, bir yanda da hem yararlı hem de zararlı bir meret olan MSN açık, baktım bir arkadaş mesaj atmış ve demiş ki "Şu an Kanaltürk'te bir alt yazı geçiyor. Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mı ? A) olmalı B) olmamalı". Doğrusu güldüm, sonra da aklıma hemen son büyük Türk düşünürlerinden Aysun Kayacı'nın çobanlı, ayaktakım'lı yumurtlaması geldi ve önemsemeden Meksika Sınırı'nı izlemeye devam ettim.
Sonra bir baktım izlediğim programa da gönderilen maillerde bu durumdan söz ediliyor, "uğramak lazım Kanaltürk limanına" deyip kanalı açtığımda bir de ne göreyim, söz konusu alt yazı Hulki Cevizoğlu'nun Ceviz Kabuğu'nda anket sorusu olarak izleyiciye soruluyor. Gözlerime inanamadım, böyle bir garabetin Ceviz Kabuğu'nda cereyan edeceği aklımın ucundan kenarından geçmemişti. Şaşkınlığımı atamamışken bir de baktım canlı telefon bağlantısı ve karşımızda Aysun Kayacı.
Kayacı, olgunlaşmamış düşüncelerini ifade etmekten duyduğu pişmanlığı ifade sadedinde "ettik bir halt" dolaylarında gezinirken devreye Cevizoğlu girdi ve İzmir Milletvekili İsmail Katmerci'ye ait asla tasvip edilemeyecek sözleri önündeki gazeteden okumaya başladı. Telefondaki isim henüz düşünce dünyasının berraklaşmadığını ve öğrenme sürecinin de devam ettiğini ifade etmiş genç bir kadın en nihayetinde, yutkundu ağladı ve konuşmayı daha fazla sürdüremedi. Bu beni bir İnsan olarak elbette üzdü, ancak daha da üzücü olan bu piskolojik tahrikten/tetiklemeden sonra Cevizoğlu'nun, oluşan duygusal atmosferden de yararlanarak Eflatun'un 2.400 küsür yıl önce kaleme aldığı Devlet kitabından seçme/seçilme kriterlerine atlaması, oradan da Fransız Devrimi sonrası oy verme hakkının sadece vergi verenlere tahsis edildiğine zıplaması oldu. Son olarak da bir siyaset bilimciye ait, 98 basımı bir kitaptan öyle satırlar okudu ki programın konuklarından Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ "iyi ama sayın Cevizoğlu, bunun sonu faşizme, hitler uygulamalarına gider" demek zorunda kaldı. Bunun üzerine Cevizoğlu "Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mı ?" anketine katılımın beş binin üzerine çıktığını ve sonucun %82 oranında B) olmamalı seçeneği lehinde olduğunu ifade ederek midemin sınırlarını zorlamayı başardı.
Televizyonu kapattım, aklıma yine bir süre önce HaberTürk ekranlarında gördüğüm Besim Tibuk geldi. Siyasetten el ayak çekmesi Fiziki yapısı kadar düşünce yapısının da değiştirmişti Tibuk'un, başörtüsü meselesinde söyledikleri ile "siyasetçi Tibuk" un kendisine biçilen rol modeli canlandıran bir samimiyetsiz olduğunu ifşa ediyordu.
Türkiye şu sıralar öyle bir dönemden geçiyor ki, artık takılan maskelere ihtiyaç hissedilmiyor, herkes gerçek kimliği ile sahne alıyor. Yıllardır Türk Televizyonlarında izlediğimiz bir isim, eski bir siyasetçi yada toplumun farklı bir katmanında yer almış başka bir karakter'in yaptıkları/söyledikleri görenleri adeta mutasyona uğramış bir yaratıkla karşılaşmışcasına hayret ve dehşete düşürüyor.
Milletten/Sandıktan bekledikleri vizeyi asla alamayacaklarını anlayanlar, dillerinden irtica/gericilik ithamlarını düşürmeyenler, İnsanlığın binlerce yıllık tecrübelerle elde ettiği ve geldiği bu günkü kazanım ve pozisyona itirazlarının meşruiyeti adına mesnedi 2.400 yıl öncesinin antik yunanından devşirmeye kalkıyor ve kabuklarını faşizmle dolduruyor, bunu da utanıp sıkılmadan yapıyor.
Her şeyde bir hayır var derler ya, doğrudur. Bu süreç bu millete yıllardır yalan söyleyenlerin maskesinin düşeceği, gerçek takiyyecilerin ortaya çıkacağı bir süreç olacaksa Türkiye için bundan büyük hayır mı olur...
25 Şubat 2008 Pazartesi
Tanıklık ettiğimiz bir Medya Savaşı mı?
Alev Alatlı'nın Türban konusunda yazdığı yazının Zaman Gazetesi tarafından sansürlendiği iddiasının ortaya atılmasından bu yana Ekrem Dumanlı'dan bir açıklama bekleniyordu, Dumanlı nihayet bu gün köşesinde bu konuya değindi :
"Bir haftadır bazı insanlar, Alev Alatlı'ya Zaman Gazetesi'nin sansür yaptığı iddiasını tekrar edip duruyor. Yapılan tenkitlerden anladığım çok net bir şey var: Sansürün ne demek olduğunu insanlar bilmiyor. En acısı da bazı gazeteciler bilmiyor ya da bilmezden geliyor. En temel soru şudur: Her yazıyı gazete yöneticileri basmak zorunda mıdır? Bunu defalarca ve açıkça yazdım: Hayır! Dileyen 14 Ocak 2006 (Gazetecilik adına kritik bir muhasebe) tarihli yazıma bakabilir. O dönemde ne Alatlı meselesi vardı ortada ne de sansür suçlaması. Kural şudur: Gazete, bir yazıyı çeşitli açılardan incelemek zorundadır. Editörler, kendilerine ulaşan bir yazıda genel yayın ilkeleri açısından mahzur görmüyorsa ve makalede hukuki bir problem yoksa yayınlayabilir. Aksi takdirde yayıncı sorumluluğunu hiçe saymak gerekir. Dünyanın her yerinde kural budur; bunun ötesini söylemek bilgi eksikliğidir.
Gelelim Alev Alatlı meselesine. Önce şu gerçeğin altını çizmek lazım: Sayın Alatlı haftada üç-beş yazı kaleme alan periyodik bir yazarımız değil; ancak kaleme aldığı yazılar beş seneyi aşkın bir süredir bu gazetede neşrediliyor. Bu süre içinde çok kritik yazılar kaleme aldı ve herhangi bir problem yaşanmadı. Alev Alatlı denince köşe bucak kaçanların bile Alev Hanım'a bir anda tutkulu bir şekilde sahip çıkıyormuş gibi yapmalarını hayretle karşıladım. Şimdi Alatlı'yı savunuyormuş gibi yapanların bu insana iki satır yer vermediklerini, yok saydıklarını unutmak bu işi bilenlere çok acı veriyor olmalı. En çok da Alev Alatlı çekiyor olmalı bu acıyı.
Bahsi geçen yazıya gelince. Yazı eline ulaştığında editör arkadaşımız bazı itirazlarda bulunmuş. Olabilir; bir yorum editörünün görevi arasında bu tür değerlendirme yapmak da vardır. Sebebini izah ederken de yayın ilkemizden bahsetmiş. Her neyse. Konu bana intikal ettiğinde Alev Hanım'a yazıyı görmediğimi; gerçekten sıkıntılı bir durum yoksa yazıyı basabileceğimi söyledim. Akşamüstü yapılan bir konuşmaydı bu ve yazıyı basma kararı versek bile ancak bir gün sonrasında uygulayabileceğimiz bir durum söz konusuydu. Biz yazıyı okuma ve değerlendirme fırsatı bulamadan bir internet sitesinde yayınlanmış. Üzüldüm; en çok da Alev Hanım'a kırıldım. İnanıyordum ki aramızda bir yazı yüzünden kopmayacak kadar köklü bir sevgi ve saygı var. Yanılmışım. Daha kararımızı vermeden yazıya 'sansür yapıldı' diye jurnallendik. Bunca yıl bastığımız ve bazılarına 'aykırı' gelen yazıları bilmeden Alatlı üzerinden kampanya yapıldı. Tekrar söylüyorum; sorumlu bir yayıncı dışarıdan yazı kabul ederken 'bu yazıyı yayınlamıyorum' deme hakkına da sahiptir; bunun aksini söylemek köşe yazılarını ilahi metinler derecesinde görmek anlamına gelir ki 'tabulara karşı çıkan' yazıların ta kendisi tabu olur çıkar...
Lütfen elimizi vicdanımıza koyalım ve manzaraya şöyle bir bakalım: Zaman gazetesi Türkiye'nin en sesli gazetesidir. Bu kadar birbirinden farklı, bu kadar birbirine zıt dünya görüşünün toplandığı bir başka gazete var mı bu ülkede? Yöneticilik dönemi sansürcülükle geçmiş birileri, en kritik dönemde yazarlarını feda etmiş birileri, televizyonunda çalıştırdığı yazarının köşesini olaylarla kapatan birileri, yazarını ofisboylarına kovduran birileri vs. şimdi kalkmış bizi sansürcülükle suçluyor. İnsan önce oturur Zaman yazarının listesine bir göz atar; bu kadar zengin bir kadronun bir gazetede yer almasından kıvanç duyar ve eleştirilerini ona göre yapar. Ali Bulaç, Şahin Alpay, Elif Şafak, Ahmet Selim, Ahmet Turan Alkan, Hilmi Yavuz, Hüseyin Gülerce, Mümtaz'er Türköne, İhsan Dağı, Nedim Hazar, Selim İleri, Ahmet Şahin, Bejan Matur, Nihal Bengisu Karaca, Eser Karakaş... Liste uzayıp gidiyor. Allah aşkına bu çeşitliliğin topuğuna erememiş bazı yayınlara ne oluyor ki yukarıda macerasını kısaca özetlediğim bir tanecik yazı üzerinden fırtına koparılıyor..."
Olayın basına Missouri STLCC’de öğretim üyesi olarak görev yapan ve daha önce Fatih Üniversitesinde de görev yapmış Metin Boşnak vasıtası ile yansıdığını, hatta Dumanlı ile Boşnak arasında geçtiği iddia edilen e-postayı ve Dumanlı'nın yazısında bu iddiaya hiç değinmediğini dikkate alırsak bu hadisede de gerçeğin sadece görünenden ibarek olmadığı sonucuna varabiliriz.
Zaman Gazetesi şu anda 750 bin'i aşan trajıyla Gazete satışında birinci sırada, Alatlı ekseninde ele alınan "sansür" tartışmasını sadece gündemdeki Başörtüsü/Türban tartışması ile ilişkilendirmek bana biraz kolaycılık olarak görünüyor. En hafifinden söylenebilecek şey, konunun Zaman'ın trajından rahatsızlık duyan çevrelerce kullanılıyor olmasıdır.
Tabi bu durum, Zaman Gazetesi'nin "okurumuz buna hazır değil" diyerek yaptığı statejik hatayı mazur göstermez. Kısacası samimi olarak antisansür çıkışı yapanlar müstesna, böylesine hassas bir konu üzerinden tanıklık ettiğimiz tartışma bir Medya/Traj savaşı olabilir...
19 Şubat 2008 Salı
ZAMAN'a yakışmadı...
Bu gün Milliyet Gazetesinde yer alan bir haber'e göre Alev Alatlı'nın son günlerin top konusu "türban" konusunda yazdığı yazısı Zaman Gazatesi tarafından yayımlanmadı. Gerekçe olarak sayfa editörü "Okurumuz buna hazır değil" demiş. Akşam yazarı Mehveş Evin'de konuya değinmiş, ayrıca Gazete Alatlı'nın "İçerden mırıldanmalar" başlıklı yazısının tam metnini de İnternet üzerinden okurlarına sunmuş.
Yazısına "Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban" diye başlayan ve "türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur" diyerek devam eden Alatlı ile temel aldığı varsayımda birleşmek yada ayrı düşmek başka, "Okurumuz buna hazır değil" kolaycılığı arkasına saklanmak başkadır.
Alatlı'nın Tarih boyunca kadının toplumdaki yeri ve bu yerin Tarih içindeki seyrü seferi noktasında şişen faturayı tam anlamıyla kime ve neye mal ettiği meçhul yazısına Zaman okurları neden hazır olmasın bunu anlayabilmiş değilim. Ayrıca bu tip, aykırı yorum yada yaklaşımlarla okur arasına barikat kurulursa bu hazır olma durumu ne zaman ve nasıl gerçekleşebilir sorusu da kanımca önemlidir.
Sözün kısası bu hadise Zaman'a yakışmamıştır...
7 Şubat 2008 Perşembe
Bu basından utanıyorum...

Bu gün Zaman Gazetesi'nde bir haber gördüm. Haberde http://www.ensonhaber.com adlı haber sitesinde ifşa edilen ve okuyanı dehşete düşürecek bir dezenformasyondan söz ediliyor. Ensonhaber'den okuyalım :
Çarpıtma haberi deşifre ediyoruz
Yılın çarpıtma haberini ENSONHABER deşifre ediyor. Kirli bir propoganda savaşını çağrıştıran haberin doğrusunu biz sadece hatırlatıyoruz.Video paylaşım sitelerinde geçtiğimiz yıl en çok izlenen vidoların başında Irak'ta çekilen bir görüntü yer almıştı. Genç bir kadın, taşkın bir kalabalık tarafından taşla kafası ezilerek öldürülüyordu. İzleyenlere 'Böye vahşet olmaz' dedirten görüntüler bütün dünyanın hafızasına kazınmıştı.
'MÜSLÜMANLAR KÖTÜDÜR' KAMPANYASI MI BAŞLATILDI?
Bu haber bugün (dün hakdogan) Milliyet'in internet sitesinde 'Taşlarla başını ezerek öldürdüler' başlığı ile yer aldı. Haber başka gazetelerin internet siteleri tarafından da aynı şekilde kullanıldı. Buraya kadar bir sorun yok, ancak sorun bundan sonra başlıyor. Haberde şöyle deniliyor:
Irak’ın Musul kentine bağlı Şehan kasabasında, "koca şiddetinden" kaçtığı ve Yezidilere sığındığı için ilçe meydanında linç edilerek yarı çıplak soyulan ve çocukların yanında başına taşlarla vurularak linç edilen sünni Müslüman kadının görüntüleri, insanlıktan nasıl çıkıldığını gözler önüne serdi...
..Yezidi Kürtlerin yaşadığı Musul’a bağlı Şehan kasabasında, Muziri aşiretine bağlı müslüman bir kadın eşinin kendisine uyguladığı şiddet yüzünden evden kaçarak Yezidilerin yer aldığı güvenlik güçlerine sığınmıştı. Kadın burada ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmış ve ailesine teslim edilmişti. Serbest bırakılan kadın hakkında ölüm kararı çıkartıldı ve kadın ilçe meydanında linç edildi.
SENARYO DA EKLENİYOR
Haberin devamında da bir senaryo yer alıyor. Senaryoya göre Müslümanların bu vahşeti üzerine Şehan'da Yezidi-Müslüman çatışması noktasına gelinmiş:
Muziri aşireti, kadının kaçmasında rolü olduğu iddiasıyla 2 Yezidi genç hakkında da ölüm kararı çıkartarak Şehan Kaymakamlığı’na giderek bu iki gencin kendilerine teslim edilmesini istedi. Kaymakamın talebi kabul etmemesi üzerine başlayan olayların neredeyse Yezidi-Müslüman çatışmasına dönüşecekti.
Geçen yıl yaşan bu olayda ilçede bulunan Yezidilere ait birçok iş yeri, araç ve ev kundaklanmış, kutsal mekanları tahrip edilmişti. Olaylar sonrasında Mesud Barzani ve bir çok kurum, sağduyu çağrısında bulunmuş ve 3 gün süren olayların ardından ilçede gerginlik durdurulmuştu.
HABERİN DOĞRUSU NEYDİ
Oysa hafızasını biraz yoklayanlar bu haberde yaplan dezenformasyonu çok çabuk anlayabilecekler. Haberin doğrusu ise şöyle. Görüntü Kuzey Irak’ta çekilmiş. Taşlanarak öldürülen kadının adı Dua Khalil Asvat. Ailesi tarafından infaz edilmiş. Ailesi Yezidi azınlığa mensup, kadın ise Müslüman bir erkekle aşk ilişkisi yaşadığı için ve İslam dinini kabul ettiği için ailesi tarafından taşlanarak öldürüldü.
GOOGLE YALAN SÖYLEMEZ
Bu haberin orjinali için Google'dan arama yaptığınızda 3 Mayıs 2007 tarihli Milliyet'in internet sitesinde 'çarpıtılmamış haliyle' yer alıyor. Burada söz konusu olan genç kadının Müslüman veya Yezidi olması değil. Ortada açıkça bir çarpıtma söz konusu. Bunlar propaganda savaşında kullanılan bayat numaralar. Okuyucunun hafızası ile dalga geçen bu haberlerin doğrusunu öğrenmek için herhangi bir arama motoruna haberin başlığını yazmanız yeterli. İnternet çağında, internet haberciliği yapanların en azından bu gerçeği bilmesi gerekir.
DAHA ÖNCE DE PROPOGANDA SAVAŞINA ALET EDİLMİŞTİ
Bu görüntünün böyle bir çarpıtmayla yeniden gündeme getirilmesinin amacı, türban tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, 'Şeriat geliyor' paranoyasını körüklemek mi bilinmez ama, aynı görüntülerin ortaya çıkması da yine buna benzer bir propoganda savaşı ile olmuştu.
Bu görüntüler daha önce de, İran rejiminin taşlama cezasının vahşetini ve insanlara verilen cezaların ne kadar insanlık dışı olduğunun bir kanıtı olarak kullanılmıştı. Video görüntüleri sürgünde yaşayan iki İranlı tarafından, Avrupalı Parlamenterlere iletmiş. Bunlardan biri Amerika’da sürgün yaşayan Banafşeh Zand Bonasi. Bonasi yaptığı bir açıklamada, ‘benim görevim gerçeği ortaya çıkarmaktır, Almanya’nın alışveriş yaptığı İran’ın gerçek yüzünü göstermektir’ demişti.
21 Ocak 2008 Pazartesi
Devlet Kanalı...
Bir süredir, Haber Genel Yayın Yönetmenliğini Mehmet Ali Birand'ın yaptığı Kanal D haberi yakından takip ediyorum. Başlangıçta sınır ötesi operasyon ve sıcak terör gündemi sebebi ile temkinli yaklaşıyordum takip ettikleri çizgiye, ancak bu akşam iyice anladım ki, Birand yönetimindeki Kanal D haber, gittikçe 28 Şubat sürecinde izlediğimiz Gülgün Feyman'lı Star Haber'e benzemeye başladı.
Takip edilen gündem ve kullanılan dil, "sokaktaki adam" ın gündeminden çok "karargahtaki adam" ın gündemine uyuyor, tabi bu durum da Kanal D Haberi, haberin değil, olsa olsa karargahın merkezi yapıyor. Belki de Nuriye Akman bu gün Aydın Doğan ile yeni bir röportaj yapsa Aydın Doğan Hürriyet Gazetesi için söylediğine benzer bir sözü, Kanal D için de söyleyecek.
Kim bilir...
13 Ocak 2008 Pazar
28 Şubat üzerine anatomik çalışmalar...
YeniŞafak gazetesinde aklanma seansına dönüşen ve bir reklam filminde tekrarlanan repliğe benzer "Ben temizim, tertemizin" makamında icra edilen Röportajda Dinç Bilgin'in çizdiği portreye ve inandırıcılık sorununa dana önce değinmiştim.
Tamer Korkmaz'da bu gün köşesinde Bilgin ve ifşaatlarını "Bilgin İtirafnamesi" başlığı ile ele almış, kulak verelim :
"28 Şubat sürecinde gazete yöneticileri ve kimi yazarlar “adam markajı” altındaydılar. Elbette zaman zaman komutanların ileri seviyede baskılarına muhatap oldular. Hatta bazen de “emre uygun bir lisanla!” tehdit edildiler. Yazarların davetli olduğu bir Güneydoğu gezisi esnasında garnizonun dışında bomba patlatmak suretiyle yapılan “korkutulmaları” da biliyoruz…
Ancak asla göz ardı edilmemesi gereken bir temel gerçek var: Bilgin'in de aralarında bulunduğu patronlar artı gazete yöneticilerinin büyük kısmı o dönemde askerlerle “ortaklaşa” çalıştılar…
“Laik cumhuriyeti korumak” kisvesi altında yapılan “psikolojik harekat operasyonu”na beraberce imza attılar. Bu operasyonun fiili adı “İrticaa karşı topyekun savaş”tı!
Garnizonda pişirilen asparagas haberler Egemen Medya'ya servis ediliyor; sonrasında ise üst düzey komutanlar medyadaki bu manşetleri MGK'da Refahyol hükümetinin önüne koyup “hesap soruyorlar”dı…
Yani ortada “sistematik bir cinayet” vardı!
Dinç Bilgin itirafları esnasında bu temel gerçeği es geçiyor. Yer yer “Ben masumum, hakim bey”i oynuyor. Oysa, 28 Şubat sürecinde bu milletin değer yargılarına karşı “Ben Hakim'im Masum Bey” rolündeydi!
Bilgin, kuşkusuz çok kıymetli itiraflarda bulunuyor; ancak kabahati öyle Ankara temsilcilerine falan yükleyip işin içinden sıyrılamaz…
Malum süreçte -işadamlarının, sivil toplum kuruluşlarının, yargı temsilcilerinin yanı sıra bizzat gazete patronlarının da Genelkurmay'da brifing aldıklarını unutmamız mümkün değil…
Bilgin “Sincan'da yürüyen tanklar yüzümü kızarttı” diyor…
Sabah'ın eski patronunun yüzü sonradan kızarmış olmalı. Çünkü tanklar Sincan'da yürüdüğünde Sabah, Hürriyet, Milliyet; hep birlikte tanklara selam durdular. Tankları “gururla” seyrettiler…
Sabah Grubu, Doğan Medyası ile birlikte Genelkurmay'a “Bu tankı bana lütfeder misiniz?” dercesine yayınlar yaptı, o 'Kabus Şubat'ta…"
Bilgin'in ifşaatları üzerinden 28 Şubat üzerine anatomik çaışmalar sanıyorum devam edecek...
10 Ocak 2008 Perşembe
Utanmış!
Dinç Bilgin bu gün YeniŞafak'a konuşmuş, verdiği röportajda Bilgin genel olarak, 28 Şubat sürecinde yaşananlar ve medyanın içinde bulunduğu durumu değerlendirmiş.
28 Şubat sürecinde kimi yayınların kendisini utandırdığını, yüzünü kızarttığını ifade eden Bilgin'e "Vicdanen rahat mısınız?" diye sorulduğunda "Tabi tabi. Ben, bilerek, isteyerek, kimsenin aleyhinde haber yaptırmadım. Haber talimatı vermedim daha doğrusu" diye cevap veriyor, "Sizin bilginiz dışında, ekibiniz vermiş olabilir mi?" sorusuna ise "Olabilir tabi" diyor.
Sincan'da tankların yürüdü, Andıç meselesenini gündemde olduğu günler için "Sabah yoldan çıkmıştı. Yani, eski özgür Sabah değildi artık" diyen Bilgin, "Gazeteniz artık sizin kontrolünüzde değildi yani" sorusuna "Evet. Çünkü bir tarafta banka, hassas dengeler" diye cevap veriyor.
Alda at kabilinden aldığı "Yaptıklarınızdan pişmanlık duydunuz mu?" pasını "Tabi yani gazetecilik dışına çıkmaktan büyük pişmanlık duyuyorum" diyerek sayıya dönüştüren Bilgin'in günah çıkarma modunda ilerleyen Röportajda sergilediği portre, o süreci yakinen takip edenler için hiç inandırıcı/samimi gelmiyor...
2 Ocak 2008 Çarşamba
Yılım adam(lar)ı !!!
Salih Memecan usta 2007'nin 'yılın adamını' çizmiş.
2007'ye damgasını vuran iki polemikten, Göbeğini kaşıyan adam ve Bidon kafalı aforizmalarından! hareketle çizdiği karikatürde muhterem! iki yazara gönderme yapmış Memecan.
Kalemine sağlık...
1 Ocak 2008 Salı
Tamer Korkmaz Yeni Şafak'ta
Zaman Gazetesi ile yolları ayrıldıktan sonra nerede yazacağı noktasında çeşitli spekülasyonlar yapılan Tamer Korkmaz'ın YeniŞafak'ta yazacağı bu gün gazetenin İnternet sayfasından duyruldu.
YeniŞafak tercihinin Tamer Korkmaz ve ülke basını için hayırlı olmasını diliyor, yazarın okurlarına gözünüz aydın diyoruz...
24 Aralık 2007 Pazartesi
Beklenen açıklama!
Tamer Korkmaz son olarak 17 Ekim 2007 Tarihinde "Satılmış!" yazısıyla çıkmıştı okurlarının karşısına. Yazarın müdavimleri o günden sonra Zaman Gazetesinde bir daha Tamer Korkmaz imzalı bir yazı göremedi ve yazar ile gazete arasındaki ilişkinin kopukluğuna dair net bir açıklama da bu güne kadar yapılmadı.
Bu gün Ekrem Dumanlı Bir yazara veda başlığı altında beklenen açıklamayı yaptı. Bu ayrlılığın sebebinin ne olduğu noktasında bu güne kadar çok şey yazılıp çizilmişti, Dumanlı bunların bir kısmı için tezvirat da dese bu ayrlığın görünürde makul bir sebebinin olmayışı kafalarda soru işaretlerinin oluşmasının en büyük sebebi. Korkmaz yazdığı dönemde Zaman Gazetesinin tartışmasız en güçlü kalemiydi ve Dumanlı'nın yazısında da değindiği okur merakı (belki tepkisi) bize gösteriyor ki Zaman Gazetesi ciddi bir kan kaybı yaşamıştır.
Tamer Korkmaz'ın bundan sonra hangi gazetede yazacağı konusunda da çeşitli iddialar gündemde, nerede yazacağını kesin olarak bilmesek de Korkmaz'ın yeni adresinde de Arzın Merkezine seyahate devam edeceğinden şüphemiz yok...