Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2010 Çarşamba

The End!

Mukadder son yaşandı, profesyonel cinayet şebekesi, yerli işbirlikçileri eliyle Türkiye'yi İsrail'e eklemleyen eksenin berhava edildiğini bizzat tesçilledi. 2003 Irak işgali ile başlayıp, Gazze'ye dönük katliam operasyonlarıyla zirve yapan kopuş süreci, İsrail ordusu'nun Gazze'ye insani yardım götüren gemilere düzenlediği ve masum kanı akıttığı saldırıyla son buldu.

Uluslararası karasularda İnsani yardım malzemeleriyle seyir halinde olan sivil bir gemiye yapılan bu kalleş saldırıyla neredeyse eş zamanlı olarak, İskenderun'da Deniz Üs İkmal Destek Komutanlığı'na alçakça bir terör saldırısı da gerçekleştirildi.

Dikkat edin, terör saldırısının seçtiği hedef, yardım gemilerine Türkiye'deki en yakın deniz üssüdür!

Türkiye, hadisenin yaşanmasından hemen sonra gösterdiği refleksler ve ardından attığı bir dizi adımla, kontrollü bir kriz yönetimi sergileyeceğinin işaretlerini verdi. Bütün İnsanlığın barış ve huzuru adına yeryüzünde ki en büyük tehdide karşı, uluslararası camia ve hukuku arkasına alarak "bu aymazlığa artık sessiz kalınamaz" mesajı veren Türkiye'nin itidalli tavrında, İskenderun'dan aldığı mesajın etkisi kanatimizce büyüktür.

Meseleyi doğru okuyamayıp, 24 saatlik süreçte öncelikle uluslararası bütün mekanizmaları harekete geçirip, BMGK, NATO, AB nezdinde girişimlerde bulunan Türkiye'nin, profesyonel cinayet şebekesi'nin tuzağına düşmemesine neredeyse üzülenleri görmek, İliştirilmiş/Embedded Türk Medyası realitesi ile tanışmışlar için süpriz olmasa gerek!

Başbakan Erdoğan'ın dün gurup konuşmasında bütün dünya'ya haykırdığı sözlerin "neredeyse savaş ilanı" olduğunu teslim eden kalemlerin, muhtemel yaptırımlar konusunda aculluk yapmalarını ve İskenderun'da tertiplenen hain pusuyu analizlerine dahil etmemelerini, hele hele Türk-İsrail ilişkilerinin bu günlere nasıl ve kimler eliyle geldiği meselesine hiç zoom yapmamalarını nasıl okumalıyız?

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra akan süreçte, Türk Dış Politikasının Ortadoğu Coğrafyasına dönük sergilediği politika ve açılımların tetiklediği paradigma değişiminin profesyonel cinayet şebekesi'ni, Türkiye'nin söylemlerinden çok daha fazla rahatsız ettiğini tespit ve teşhis etmek için uzman olmaya gerek yoktur. İşlenen son cinayet, bu realiteden bağımsız ele alınamaz.

Gelinen noktada İnsanlık onurunu ayaklar altına alan, hukuksuz ve gayri ahlaki Gazze ablukasını yarmak adına sivil insiyatif'in gösterdiği başarı da yadsınamaz. Hüsnü Mübarek rejimi eğer refah kapısını geçici de olsa açmak durumunda kaldıysa, bunun sebebi bir avuç yürekli barış gönüllüsü aktivisttir!

İsrail'in local askeri saldırılarının global sonuçları her zaman olmuştur çünki esasta İsrail'in "local" olarak değerlendirilebilinecek askeri saldırısı hiçbir zaman olmamıştır.

Bu son cinayetinin de, öncekiler gibi sonucu ve bir bedeli olacaktır ve kuvvetle muhtemel, süreç iyi yönetilirse bu bedel bu güne kadar ödediklerinin en ağırı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'de bu süreçte, Ortadoğu'da güttüğü politikaların hedefi, bunun inandırıcılık ve samimiyeti cihetiyle test edilecektir. İktidar başarılı bir sınav verirse bundan başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkları ve Türkiye kazançlı çıkacaktır. Başarısızlık halinde fatura siyasi iradeye kesilecektir ve bu ağır bir fatura olacaktır.

Sonuçta kaybeden mutlaka ve mutlaka Golyat'ın çocukları olacaktır...

8 Aralık 2009 Salı

Reşadiye'den kim ne mesaj veriyor?

"Açılım bitti" diyenler, barış arayışlarına karşı duranlar, çözüm yönünde hiçbir sözü olmayıp bütün güçleriyle yola çıkanları durdurmaya çalışanlar, kan üzerinden iktidar hesabı yapanlar içten içe seviniyor olmalı!

Ne kadar kan dökülürse, ne kadar insan ölürse, ne kadar şiddet olursa o kadar kazanç hesabı yapanlar, çatışmadan güç devşirenler, ellerinde ne varsa kaybettiklerinin farkında olanlar gerçekten seviniyor olmalı.

Tokat'ın Reşadiye ilçesi Sazak köyü yakınlarında, devriye görevi yapan jandarma ekiplerine kurulan pusu ve yedi asker şehit!

Terörden kim besleniyor, saldırganlar kime güç kazandırıyor, çözüme karşı olanlarla bu çevrelerin çıkarları hangi alanlarda örtüşüyor? Belki Reşadiye'deki saldırı da onları tatmin etmeyecek, Dağlıca, Aktütün gibi saldırılar da istiyorlardır. Belki de planlanıyordur, kim bilir?

İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın; "şiddete izin vermeyeceğiz" dediği saatlerde Reşadiye'de saldırı yapılıyordu. Sanki olacaklar sezilmişçesine hazırlanan bir konuşmaydı.

"Açılım bitti" diyenlere karşı, günlerdir Türkiye'nin büyük bölümünde çocukları sokaklara dökenlere karşı, şehir şehir çatışma senaryoları planlayıp uygulayanları karşı yapılan bir konuşmaydı.

Yola devam edilecekti. Dikenler tek tek kopartılıp, milletin ezici çoğunluğunun desteğiyle, kirli oyunlarla mücadele edilerek devam edilecekti. Edilecek de…

Reşadiye saldırısı ile kime, ne mesaj veriliyor?

Anayasa Mahkemesi'nin DTP ile ilgili kapatma davasını görüşmesinden bir gün önce. DTP'nin etkin olduğu bütün şehir ve kasabalarda sokak gösterilerini yönettiği, çözüme yönelik girişimi ve çalışmaları sözde savunurken el altından sabote etme yönünde bütün imkanlarını seferber ettiği bir zamanda. Emine Ayna'nın "dağa çıkmak"la tehdit ettiği, "80'lerden, 90'lardan beter olur" şeklinde tehditler savurduğu sırada böyle bir saldırı gerçekleşiyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretinde bulunduğu, genelde Ortadoğu ve Irak özelde ise Kuzey Irak ve PKK'nın tasfiyesinin pazarlıklarının yapıldığı sırada böyle bir saldırı gerçekleşiyor. 2007'den beri devam eden tasfiye sürecinin belki de ön önemli aşamasına gelinmişken, Mahmur ve Kandil üzerinden konuşmalar yapılırken böyle bir saldırı gerçekleşiyor.

Muhalefet partilerinin çözüme yönelik bütün girişmelere karşı durduğu, "açılım bitti" şeklindeki umutlarını yüksek sesle dillendirdiği bir zamanda bu saldırı yapılıyor.

Korkumuz; saldırıların bundan sonra daha da artacağı yönünde. Daha büyük saldırıların, şehir saldırılarının gerçekleşebileceği yönünde. Terör üzerinden Türkiye'ye, içerideki uzlaşma girişimlerine, bölgesel ve küresel açılım çabalarına karşı sanki gizli bir ortaklık söz konusu.

İçeride ve dışarıda birileri Türkiye'yi tekrar içeriye yönlendirme, iç krizlerle bunaltma, bölgesel açılımını tersine çevirme, iç siyasi yapısını yeniden güvenlik eksenli şekillendirme gibi arayışlar içinde sanki.

Acıları sömürerek, evlatlarının kanını emerek semirenlere, temsil iddiasında oldukları kitleleri istismar ederek ayakta kalma mücadelesi verenlere, barış sözcüğünü ağızlarından düşürmeyip barıştan nefret edenlere ve bu kesimler arasındaki çıkar ortaklığına sözümüz bitmeyecek.

Türkiye onlara rağmen yoluna devam edecek.

Şehitlere Allah rahmet etsin…

28 Aralık 2008 Pazar

Golyat'ın çocukları mağlup olmaya mahkum...

Yeryüzünün en korkak, Terör'ü devlet politikası haline getirmiş, 60 yıldır silahsız, mazlum ve mağdur bir halkı en vahşi yöntemlerle sindirmeye, ötesinde toptan yok etmeye çalışan, 'Yeryüzü Şeytanlığı'nın mücessem hali Terör Devleti dün, uyguladığı ambargo ile açlık ve ölüme mahkum etmeye çalıştığı Gazze'ye hava saldırısı düzenleyerek, 60 yıllık kabarık cürüm listesine bir yeni affedilemez cinayet daha ekledi.

Saldırıyı düzenleyenler Golyat'ın manevi çocukları olduklarını ve tamda bu sebeple kaybetmeye mahkum olduklarını bir kez daha afişe ettiler. İnsanlığın ve özelde İslam Dünyasının bu gün içinde bulunduğu acınası durum, bırakın İslami tepkiyi, İnsani reflekslerle dahi bu vahşi katliama verilmesi gereken gerçek karşılığı vermeye mani olabilir, ancak bu durum ilelebed sürecek değildir. İnsanlık ve İslam Dünyası mutlaka, bu tip vahşetler karşısında, kendi değeri ve sahip olması gereken onuruyla mütenasip bir pozisyon alacak konuma gelecektir, bu gün olmazsa yarın.

Yukarda gördüğünüz resimde, saldırı sonucu yaralanan ve son nefesini vermek üzere olduğu anda, şehadet parmağını kaldırıp Rabbine ve Son Elçisine İmanını tazeleyen bir Filistinli yer alıyor. KAZANAN MUTLAKA BU RUH VE İMAN OLACAKTIR.

GOLYAT'IN ÇOCUKLARI KAYBETMEYE MAHKUMDUR...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Kanlı "MESAJ"...

Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz 2008 tarihinde gerçekleştirilen 'şok gözaltılar' sonrası 6 Temmuz tarihinde mahkemeye sevkedilen emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur tutuklanmış ve Metris Cezaevi'ne konulmuştu.

Bundan 3 gün sonra, 9 Temmuz 2008 tarihinde, İstanbul İstinye'deki ABD Başkonsolosluğu'nda görevli polis memurlarını hedef alan silahlı bir terör saldırısı düzenlendi ve 3 polis memuru bu saldırıda şehit düştü.

14 Temmuz 2008 Pazartesi günü İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin kameralar karşısına geçti ve İstanbul Cumhuriyet Savcıları, Zekeriya Öz, Mehmet Pekgüzel ve Nihat Taşkın tarafından hazırlanan "Ergenekon İddianamesi"ni açıkladı ve iddianamenin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildiğini kaydetti.

25 Temmuz 2008 Cuma günü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 bin 455 sayfadan ve 441 klasörden oluşan "Ergenekon İddianamesi"ni inceleme işlemini tamamladı ve iddianameyi kabul ederek dava sürecini başlattı.

Bu gelişmeden 2 gün sonra, 27 Temmuz 2008 Pazar gecesi İstanbul Güngören Menderes caddesinde trafiğe kapalı alanda iki ayrı patlama meydana geldi. İlk patlama bir ses bombasının infilak etmesiydi, patlamanın ardından olay yerinde toplanan kalabalığı ikinci bir patlama bekliyordu. İki patlama sonucu şu ana kadar 17 kişinin hayatını kaybettiği ve 150'den fazla İnsanımızın yaralandığı açıklandı. Güngören'de gerçekleştirilen bu terör saldırısında takip edilen strateji de gösteriyor ki, keskin ve yanlış anlaşılmaya mahal bırakmayacak bir mesaj verilmek isteniyor.

Saldırısının taşeronlarının kimler olduğundan çok, saldırıya gömülmüş 'mesajı' önemsiyorum. Kendilerine mesaj verilenlerin, verilen mesajı nasıl yorumladığı ve bu yorumlamanın 'yeni mesajları' tetikleyip tetiklemeyeceğine dair ipuçlarını, Silivri Cezaevi'nde görülecek ve ilk duruşması 20 Ekim 2008 Pazartesi günü yapılacak Ergenekon Davası'na kadar geçecek süreçte gözlemleyeceğiz...

26 Aralık 2007 Çarşamba

Bu sese kulak verin : Neoterörizm kapıda!

BUGÜN Yazarı Nuh Gönültaş köşesinde Türkiye için PKK sonrası yeni terör modelleri... başlıklı bir yazıyla çıktı okurlarının karşısına. Gönültaş PKK'nın tasfiye sürecinin ivme kazanmasına paralel bir zamanlama ile ortaya çıkan azınlık cemaatlerine dönük provokatif saldırılar ve park halindeki otomobillerin yakılması vakalarından hareketle yeni terör biçimlerinin provalarının yapıldığını ifade ediyor.

Gönültaş Başbakan Erdoğan'ın dünkü konuşmasına değinerek : "Başbakan böyle söylemedi, ama ifadelerinden bunları çıkarmak rahatlıkla mümkün. Hristiyan rahiplere saldırılar ve sokaklarda park etmiş otomobillerin yakılması vakaları PKK bitirildikten sonra Türkiye'de ateşlenecek yeni terör biçimlerinin provalarıdır." diyor ve ekliyor :

"Türkiye "Neye mal olursa" olsun PKK'yı bitireceğim kararlılığındadır. İç ve dış düşmanlar PKK konusundaki kararlılığın PKK'yı zirüzeber edeceğinin farkında. Onun için yeni terör modelleri konusunda antrenman yapıyorlar! İstanbul'da yakılan araç sayısı dün itibariyle 39'a ulaştı. Başbakan diyor ki "Bu araçların sahiplerinin ne günahı var. Bu araçlar kimindir, neyin nesidir, niye bunlar yakılır?" Terör yani, hedef gözetmeksizin yapılan terör. Amaç toplumun huzurunu bozmak. Araçların, sahiplerine göre seçilerek yakıldığına dair hiçbir ipucu yok.

Türkiye PKK'nın yerine ikame edilebilecek yeni faktörlere dikkat etmeli! Yani Türkiye bir yandan PKK terörünü yok etmeye çalışırken, bir yandan da PKK sonrası terör biçimleri konusunda kafa yormalı artık ve tedbir almalı! Hıristiyan cemaatlerin, 'kendilerini Türkiye'de rahatsız hissettiklerini' yüksek sesle söylemeye başlamaları Türkiye için hiç de iyi olmaz! Öyleyse şu rahip cinayetlerine ve araba kundaklanmalarına dikkatle eğilmeli ve "birkaç çapulcunun işi" deyip geçiştirilmemeli!
"

Bu sese kulak verilmeli...

28 Kasım 2007 Çarşamba

Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin...

Benim için çok renkli ve bilgili bir kalemdir Fehmi Koru, onu okumadığım günü Türkiye'yi anlamak noktasında eksik sayarım. Bilindiği gibi Koru, Taha Kıvanç müstear adıyla da yazılar yazıyor, Kulis köşesi, daha çok komplo teorileri olarak biraz da dudak bükülen konuların işlendiği bir köşedir. Türkiye'de komplo teorilerine karşı takılınan tutum bana pek masumane gelmez, altında başka manalar okurum bu tip hareketlerin. Bazen "girift bilmecelerin çözümü kimilerinin işine gelmiyor mu ?" diye sorarım bazen de "çapları mı yetmiyor ?" diye düşünürüm. Her iki seçeneğin de geçerli olduğu durumlar var elbette.


Fehmi Koru, Kulis'te (Taha Kıvanç) terör ve Pkk sorununa dair ard arda 3 ilginç yazı yazdı, yazıların temel teması Pkk-Mit-Derin Devlet bağlantısı üzerine. Son dönemlerde servis edildiğini ima ettiği basınımızda yer alan bazı yazılarda işlenen konuların (
Ali Yıldırım, Pilot Necati) dile getirilişindeki safiyanelik Koru'yu ikna etmemiş, Bir başkadır benim memleketim başlıklı yazıda diyor ki :

"Bugün sizlere vereceğim ipucu şu: PKK gerçekten yok olacaksa, kuruluşu ve sonrasında kurduğu ilişkiler ağı içerisinde yer alan kişiler, örgütler ve kurumlar da ciddi sarsıntılar geçirmeye namzettir. PKK konusunda kesin kararlılık “Nereye kadar giderse gitsin” gözü karalığı olmaksızın gerçekleşemezdi. Hele bir PKK daldan düşsün başka meyveler de onu takip edecektir."

Bu paragrafın hemen ardından Bahriye Üçok suikastında adı gündemde olan Kargocu kız'ın karşımıza DTP yöneticisi olarak çıktığını bildirir bir haberi paylaşıyor Koru. İki gün sonra aynı konuya İngiliz istihbaratının IRA içindeki köstebeği Denis Donaldson örneğinden yaklaşan Ne münasebet efendim başlıklı yazısı kafamı iyice karıştırdı. Zira Koru Denis Donaldson konusunu önceki kulislerde işlediğini söyleyip ilgili yazılarına link de verince bu meraklı okuru bağlantıyı takip etti ve Denis Donaldson'un yargılanma sürecinde deşifre olmasına benzer, geçmişimizde yaşanmış Mahir Kaynak tecrübesine dair şu ilginç satırlara rastladı :

"Bizde 'ajan' olduğu devlet tarafından fâş edilmiş en bilinen örnek Mahir Kaynak'tır. Mahir Bey, 1971 öncesinde darbeciliğe meraklı bir grubun içerisine sızmıştı. 'Madanoğlu Cuntası' diye ünlenen dâvâda diğerleriyle birlikte o da yargılandı. İstihbarat birimi, nedense, dâvâ yürür giderken onun 'ajan' kimliğini deşifre ediverdi. En çok şaşıran kişi 'cunta lideri' diye yargılanan Org. Cemal Madanoğlu olmuştur herhalde...

Mahir Kaynak'ın o olaydan hareketle sarf ettiği, "Deşifre olmasam solda liderdim" cümlesi aklıma gelir... İngiliz istihbarat örgütünün (MI5), Denis Donaldson'un mahkumiyeti beklenen mahkemeye baskı yaparak dâvâyı düşürmesi gibi, MİT de, 1971'de, 'Madanoğlu Cuntası' dâvâsında, mahkemeye, Mahir Kaynak için, "Bizim ajanımızdır" diye başvurmuştu. Böyle bir deşifre yaşanmasaydı, 'sol' kesim içinde kazandığı itibar, bilgi ve zekâsıyla, Mahir Kaynak'ın 'lider' konumunu pekiştirmesi mümkün olabilirdi gerçekten...

Bu konuyu yıllar önce burada dile getirdiğimde, "Acaba deşifre olmayan ve liderliğe tırmanmayı başarmış sağda-solda birileri var mıdır?" diye sormuştum. Var olduğunu, ama bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi bildiğim halde..."


Bir gün sonra Telâşa gerek yok diye çıktı karşımıza :

"
PKK'nın tarihi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin 'karşı-PKK tarihi'dir... Terör örgütüyle mücadele edenler de kendi ellerini kirletmiş olabilir. İstihbarat dünyasının kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği bambaşka bir âlem olduğunu da hiç unutmayalım. Gazeteci Uğur Mumcu bir siyasi cinayete kurban gitti. Kendisini öldürenler hangi sâikle hareket ettiler? Sanıkları yargılayıp mahkum eden mahkeme heyetine göre kâtiller 'irtica' ile irtibatlı kimselerdi; Cumhuriyet yazarını lâikliği savunduğu için öldürdüler.


Bu resmî teze inananlar vardır elbette, ancak konuları yakından izleyen kamuoyunun önemli bir bölümü gerekçeden de mahkum edilen tiplerden de tatmin olmadı. Sağda-solda çıkan yazılara bakılırsa, suikastı 'PKK' konusuyla irtibatlayanların sayısı az değil. "En son hangi konuyu araştırıyordu?" diye soruyor bu tezi savunanlar ve cevabı "PKK sorununu" diye veriyorlar. Uğur Mumcu konuyu araştırırken eski bir askeri savcıyla da konuşmuş ve ona PKK öncesine dair sorular yöneltmiş. "Öcalan Şafak dâvâsından yakalanmış ve içeri atılmıştı, diğer sanıkları uzun yıllar tuttunuz da onu neden bıraktınız?" sorusuna, muhatabı, "Bu sorunuza bir dahaki buluşmada cevap vereyim" demiş... İkinci buluşma hiç gerçekleşmedi.


İ
ngiltere'de ayrılıkçı terör eylemleri yapan IRA (Irlanda Cumhuriyet Ordusu) silâh bırakmaya karar verdiğinde yaşananları biliyoruz. Örgütün 'iç güvenlik sorumlusu' Freddy Scappaticci İngiliz istihbaratının örgüt içindeki 'köstebeği' olduğu ilk ortaya çıkan IRA sorumlusuydu. Ardından 'en güvenilir' IRA lideri Denis Donaldson'un da 'İngiliz köstebeği' olduğu şoku yaşandı.


Donaldson dediğiniz kişi on yıl cezaevinde yatmış. Örgütün en simge ismi Bobby Sands açlık grevi sonucu cezaevinde onun kollarında can vermiş. IRA Donaldson'a İngiliz istihbaratına ait bir birimden belge çalma görevi vermiş; aynı dönemde İngiliz istihbaratına da IRA belgelerini taşıyormuş Donaldson... Independent gazetesi, "Vay be" diye yazmıştı o günlerde, "Ne güvenilir adammış Donaldson; devlet ondan IRA belgesi beklerken IRA da devlet belgelerine onun aracılığıyla dalma derdindeymiş"

Böyle bir dünya bu.


Türkiye'de durumun bundan farklı olduğunu herhalde düşünmüyoruz, değil mi? Bizde de 'köstebek' denilecek tipler vardır her iki tarafta da; hatta iki tarafa da aynı 'sadakat' duygusuyla çalışan kişilerin varlığından bile söz edebiliriz.


PKK'da vuruşurken asıl amacı Türkiye Cumhuriyeti'ne hizmet etmek olan, ya da PKK ile mücadele ediyor görünürken aklı karşı tarafta olan... Böyleleri de var mıdır?


Var mıdır, bilemem, ama böyleleri çıkarsa hiç şaşırmam...

Şu sıralarda PKK'nın kuruluş dönemlerine ait kuşkulu yönleri ön plana çıkaranlar oluyor. Kimi 'Pilot Necati' diye bilinen kişiye, kimi Öcalan'ın eşi Kesire'nin babası Ali Yıldırım'ın MİT irtibatına dikkat çekiyor. Sanki ilk kez bu bilgileri kendileri yazıyormuş gibi... Oysa aynı tipler, Abdullah Öcalan'ın ağzından da doğrulanan o bilgileri yazan bizlere olmadık hakaretler yağdırıyorlardı.


28 Şubat'ın ünlü 'andıç' belgesi içerisinde ismi 'gazeteci' diye anılan Mahir Sayın hakkında her türlü tezviratın yapılabileceği kişilerden biri olarak görülmesine çok şaşırmıştı; Mehmet Gündem'in kendisiyle yaptığı mülakat okunduğunda, şaşkınlığının bugün bile devam ettiği anlaşılıyor... Oysa, Abdullah Öcalan'la günler süren röportajlarını 'Erkeği Öldürmek' adıyla kitaplaştırmıştı ve daha önce ancak kulaktan kulağa fısıldanan PKK ile ilgili bazı iddiaları yaygınlaştırmıştı o.


Hiçbir istihbarat örgütü ardında parmak izi bıraktığının bilinmesinden hoşlanmaz; daha önce farklı amaçla yapılmış girişimlerin yıllar sonra değişik biçimde sunulmasındansa hiç... İyi ki yurtdışında yaşıyormuş Mahir Sayın...


Uğur Mumcu'nun 'kâtilleri' yargılanıp cezalandırıldıkları ve eşi de TBMM Başkan Vekili olduğu için o suikastın kapağı bir daha açılmaz herhalde.
PKK'nın kuruluş yıllarına dair dedikoduların ortalığı sarmasından terörü bitirmeye azimli devlet birimlerinin yılacağını sanmam. İngilizler beceriksiz olduklarını Donaldson'la ispat ettiler, ama bizimkiler 1971'den bu yana çok akıllandı; geçmişte yaşanan utanç verici sakarlık bu defa tekerrür etmez sanırım.

Belirsizliklerle dolu yeni bir döneme gi-riliyor, ama siz yine de telâşlanmayın..."



Pkk-Mit-Derin Devlet ilişkisi, köstebek Freddy Scappaticci ve Denis Donaldson, "Deşifre olmasam solda liderdim" diyen Mahir Kaynak ve yurt dışında yaşadığına sevinmemiz gereken Mahir Sayın.

Parçaları birleştirdiğimde ne yapmam gerektiğine karar veremedim, telaşlanmalı mıyım yoksa telaşlanmamalı mı ?

Anlayan beri gelsin...