Bu gün Hürriyet'te ABD benden niye vazgeçti başlıklı ilginç bir haber gördüm. Haberde, Bülent Ecevit'in şahsi arşivinden hareketle ABD’nin kendisinden neden vazgeçtiği meselesine dair verilen örnek hafızamda şimşekler çaktı.
CIA, FBI ve Alman yetkililerin de katıldığı İngiltere Stanford’da gerçekleşen bir toplantıda konu Demokrasi ve genç bir Amerikalı’nın raporu görüşülüyor : "’Bir başka ülkede yine bir komünist lider var, onu da değiştireceğiz. Yerine çok dürüst ve temiz bir sosyal demokrat lider var, onu getireceğiz. Ne dersiniz’ dediler. Ben, ’Biz ancak kendi oylarımızla seçilmiş liderlere evet deriz’ karşılığını verdim. O zamana kadar Alexander Haig (NATO Başkomutanı) bana büyük ilgi gösteriyordu. Baktılar ki benim böyle yönlendirmelere kesinlikle itibar etmeyeceğim çok açık, benimle bütün ilişkilerini kestiler."
İktidara getirilecek sosyal demokrat lider senaryosu ve Alexander Haig ismi bana bir yerlerden aşina geliyordu, işte tam da bu noktada hafızamda şimşekler çaktı ve beni 20 Haziran 2007 tarihli, Ecevit'i sınamışlardı başlıklı Taha Kıvanç imzalı yazıya götürdü :
"Bildiğim en ünlü 'sınama' olayı Bülent Ecevit'in başından geçti. CIA'deki kişisel dosyası herhalde roman kalınlığındadır Ecevit'in, buna rağmen sınanmasını olağanüstü ilginç bulurum. Rahmetlinin kendisi de başından geçeni ilginç bulmuştu zaten…
Yıl 1983… 12 Eylül askerî darbesi Ecevit'i de siyasetten etmişti. 1983, kısmen demokrasi kanallarının açıldığı yıldır. Birçok uluslararası kuruluş Ecevit'i dâvet etmiş, askerler de pasaport almasına izin vermişlerdir. İngiltere'de bir televizyon programına katılır…
En iyisi Bülent Ecevit'in kendi anlatımına başvurmak:
...
Tartışmaya katılanlar arasında, ABD ve İngiltere'nin bazı öndegelen devlet adamları ve komutanları yer alıyordu. O arada, General (Alexander) Haig, eski CIA başkanlarından biri ve o sırada FBI başkanı olan şimdiki CIA başkanı (William) Webster de bulunuyordu. Almanya'dan da bir kaç öndegelen politikacı vardı. Bu üç ülkeden gelenler dışında, ayrıca bir eski İtalyan devlet adamı ile Türkiye'den ben vardım.
Hayali ada devletine yeni bir lider aramasına sıra geldiğinde, tartışmanın yöneticisi Amerikalı profesör, tartışmacılara bir kopya verdi: 'Ada devletinde, şimdilik bir köşeye çekilmiş, fakat halk arasında saygınlığı olan bir sosyal demokrat lider var, onun iktidara gelmesini düşünmez misiniz?' dedi.
Amerikalı ve İngiliz tartışmacılar bu çözüme hemen sarıldılar. Fakat köşesine çekilmiş o sosyal demokrat politikacı nasıl devletin başına gelecekti?
Amerikalılar dediler ki: 'Onun kolayı var... Eski diktatör bizim adamımız olduğuna göre, bu ada devletinin silâhlı kuvvetlerinde de bizim hatırımızı kırmayacak yakın dostlarımız var demektir. Onlara söyleriz, sosyal demokrat politikacıyı iktidara getirmenin bir yolunu bulurlar.'
İngilizler de, Almanlar da bu çözümü hemen benimsediler. Ben, o zamana kadar, tartışmaya hiç katılmamıştım. Bazıları yıllarca dünyanın kaderini etkilemiş Amerikalı ve İngiliz politikacıların, devlet adamlarının, komutanların, bir yabancı ülkeyle, bir yabancı ülkenin içişleriyle ilgili sorunlara nasıl yaklaştıklarını kendi ağızlarından dinlemek, son derece ilginç ve şaşırtıcı idi. Hele son önerilen çözüm şaşkınlığımı büsbütün arttırmıştı.
Tartışmayı yöneten Amerikalı profesör birdenbire bana döndü ve '-Mister Ecevit, diyelim ki o sosyal demokrat lider sizsiniz!.. Amerikalıların önerdiği çözümü kabul eder misiniz?', diye sordu.'
Ne dersiniz? Sizin de ağzınız açık kaldı mı?
Ecevit sınanmasını 1991 yılında Milliyet gazetesinde yazdı. Artık siyasetten umudunu kaybetmiş bir liderdi; 1999 seçimleri öncesinde Abdullah Öcalan'ın Amerika tarafından Türkiye'ye teslim edilerek önünün açılacağını bilmiyordu. Sınanma öyküsünü o sayede öğrendik…"
Anlaşılan o ki merhum Ecevit, bir değil, bir den fazla sınanmış...
12 Ağustos 2008 Salı
Bir değil, bir den fazla sınanmış...
4 Nisan 2008 Cuma
Hem Ergenekoncu, hem Mossad'cı, hem İslamcı..
Veli Küçük'ün evinden çıkan “ajan gazeteciler listesi” pek ciddiye alınmadı ama Ergenekon operasyonu kapsamında bir cambazın neler yapabileceğini bir kez daha gördük. Küçük; listenin kendisine ait olmadığını, Tuncay Güney tarafından verilen kırk sayfalık matbu dosyanın içinden çıktığını söylüyor. Konumuz bu liste değil. Ergenekon operasyonu kapsamında her yerde karşımıza çıkan, en mahrem bilgileri açıkça ortaya koyan, karanlık ilişkiler ve operasyonlarda yer alan söz konusu tuhaf kişiliğin, Türkiye'nin en derin iktidar kavgasının içinde bu kadar nasıl yer alabildiği.
Çarşamba günkü “Mossad İslamcısı..” başlıklı yazının konusu olan bu “çok tanınmış” kişi ruh sağlığı bozuk bir şarlatan mı yoksa gerçekten bütün olayların içinde yer almış bir kişi mi? Kendisini bizzat tanıyanlardan ve Musevi çevrelerden gelen tepkilere göre bir şarlatan. Kendisini bizzat tanıyan bir kişinin onu anlatan cümleleri şöyle:
“JITEM'in kuryesi ve muhbiri olarak çalışmaktaydı. Pek çok kez Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani ile görüştü. Kurye olarak bu kişilere teklifler götürdü. Israrla babasının göçmen, Sabetayist olduğunu söylüyor. Annesi halim selim, dindar ve beş vakit namazını kılan birisi. Duysa Musevi olduğunu kahrından ölür. 2001'de ABD'ye geldiğinde vaftiz olup Protestanlığa geçti. Amacı iltica etmekti. Başaramayınca Yahudi kılığına girip, kippa takarak Kanada'ya geçti. Kur'an bilgisini test ettim. Yasin'in ilk sayfasını ezbere okudu. İran'da öğrendiğini söyledi. İbranice bildiği bir yalan. İngilizce bile doğru dürüst bilmiyordu.
İltica ettikten sonra önce gay savunması sonra da Yahudi tezini işledi. Her ikisini de kaybetti. Kürtlere yaklaştı, oradan da umduğunu bulamadı. Gay evliliği yaptı. Kanada'daki Yahudi cemaati onun ne olduğunu biliyor ama şu an ses çıkarmıyorlar. Bir sinagoga sığındı. Sansasyona ihtiyacı vardı, mahkemede tezlerini kabul ettirebilmek için. Muhbir arkadaşı Abdülmuttalip Gülsen aracılığı ile şu an bunu yapıyor. Çünkü Türkiye'ye gönderileceğini ve yargılanacağını biliyor”
Türkiye'de hemen her İslamcı grubun içinde yer alan, 28 Şubat döneminin iğrenç tezgahlarında rol alan, örtülü operasyonlara katılan, kullanılan ve belki de işi bittikten sonra öldürüleceğini anlayan bu hastalıklı adamın hikayesi böyle mi gerçekten? Faruk Arslan bu şahısla ilgili çarpıcı bilgiler içeren yazılar yazdı. Hikayeyi onun yazısından özetle tekrar okuyalım:
“Mısır hükümeti, Kanada'da çalışan üç Mossad ajanının isimlerini Interpol'e bildirir. Kahire'de yakalanan Mossad ajanı Mohamed Essam Ghoneim el-Attar'ın verdiği 3 isim Türkiye ve İsrail vatandaşı olan Daniel Levi, Kemal Kosba ve Tuncay Bubay. El Attar'ın söylediği isimler sanırım aslında tek şahıs. Dört veya fazla müstear isim kullanan Tuncay Özbey (Daniel Levi), “derin devlet”imizin 28 Şubat sürecindeki “muhbirler”inden, Veli Küçük'ün ekibinden bir Türkiye ve İsrail vatandaşı. (Biz onu Tuncay Güney olarak biliyoruz.)
Üç yılını hapiste geçirmemek için 2001'de Mısır'dan Türkiye'ye kaçtığından beri Mısır istihbaratının takibinde olan El Attar, Mossad'a çalışmak istediğini bildirince, İstanbul'da Mossad elemanı Daniel Levi ile tanıştırılmış ve nasıl istihbarat toplayacağı öğretilmiş. Mossad onun hesabına 56 bin üçyüz dolar transfer eder. Interpol'un kafası karışmasın, üç isimde aynı kişi olabilir; Kanada'da kullandığı isim Daniel Levi, Türkiye'de ise Tuncay Özbey'di (Güney). Kanada istihbaratı Daniel Levi'yi yakından tanıyor. Levi, 11 Eylül saldırısından sonra Kanada'ya iltica etmiş veya özel görevle gönderilmiş bir Mossad elemanı veyahut gerçekten istihbarat örgütleri arasında kalmış bir mağdur. Türkiye'de kalsa ortadan kaldırılacağını biliyordu. Kanada hükümeti zaten bu nedenle iltica talebini kabul etmiş. Mahkemede Veli Küçük ekibiyle Mossad ve CIA üçgeninde 28 Şubat sürecinde neler karıştırdıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatmış. Ermeni lobisiyle dirsek temasında Türkiye aleyhine çalışmaya devam ediyor. Veli Küçük ve ekibini kutluyorum, ne de güzel vatansever (!) bir Mossad elemanı yetiştirmiş ve kullanmışsınız böyle...”
Faruk Arslan devam ediyor: “İstanbul Üniversitesi'nde öğrenciydi ama asla mezun olmadı. Milliyet, Sabah gibi gazetelerde servis haberleri çıkmış bir gazeteciydi ama asla sürekli olmadı ve gazeteci değildi. İstanbul Müftülüğü'ne gidip numaradan kelime-i şahadet getirdi Müslüman olmuş göründü; ama asla olmadı. Pek çok sure ezberinde ve Kur'an'ı tecvidiyle mükemmel okuyabiliyordu; ama asla kalbine inmedi, inanmadı. Tarikatlara sokularak iç yapısı ve çıkartılacak fitneler hakkında istihbarat toplatıldı; ama asla tarikatların Türkiye'de tehlikeli olduğuna inanmadı.
JİTEM mensubu olarak Veli Küçük'ün ekibinin emrinde örtülü operasyonlara katıldı ama asla Türkiye'ye hizmet etmedi. İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan'a gidip Perinçek'in Öcalan'a gül verirken çektiği fotoğrafları MİT'e verdi ama asla MİT'te kadrolu olamadı. MİT ve JİTEM'e yaptığı servisler ve MİT'in ona yaptığı servislerin çoğu 28 Şubat sürecinde gerçekleşmişti ama aslında Mossad'a bilgi kirliliği için çalışıyordu. Türk polisiyle hep kavgalı oldu, gözaltılardan Küçük'ün ekibinin yardımıyla kurtuldu STV'ye Küçük'ün talimatıyla girdi, 2 sene çalıştı ve 1999 fırtınasına sebep olan kasetleri çaldı; ama asla Küçük ekibinin Türkiye'nin yararına çalıştığına inanmadı….”
Bu hikaye çok uzun….
20 Aralık 2007 Perşembe
En büyük komplo!
Bugüne kadar yüzlerce kez dile getirildi. Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında öne sürüldü. Kitaplar yazıldı, istihbarat raporları hazırlandı. Her çevreden inananlar tarafından savunuldu. Ama hep uçuk iddialar olarak kaldı. Hâlâ da öyle. Yıllar sonra bile aynı iddialar tekrarlanıyor olacak. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi, çok önemli suikastlerde olduğu gibi, daha doğrusu dünya tarihini değiştiren, yön veren, insanoğlunun kaderini etkileyen her olayda olduğu gibi geleceğin tarihinde bugünkü şüpheler çok belirgin yer tutmaya devam edecek.
Dün Yeni Şafak gazetesinin dış haberler sayfasında yer alan bir haber, yıllardır tartışılan bir konuyu tekrar gündeme almama neden oldu. ABD saatiyle 08:46:30'da bir uçak Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi'nin 94-98. katları arasına çarptı. Ardından zincirleme saldırılar geldi ve küresel ölçekli reaksiyon başladı.
Hiç unutmam; o gün Yeni Şafak gazetesinin Yayın Yönetmeni olan Selahaddin Sadıkoğlu'nun odasındaki televizyonda saldırıya ilişkin görüntüleri gördüğümde söylediğim ilk söz şu olmuştu: “Şu an yüzyılın olayı yaşanıyor.” Daha sonraki gelişmeler gerçekten de 21. yüzyılın şekillendirmeye yönelik ilk adımın atıldığını gösterdi.
Bunu neden söyledim? Saldırıdan önce, yine gazetede çoğu zaman yaptığımız tartışmaların birinde, nasıl bir dünyanın şekillenebileceğini sorgularken, “Çok büyük bir olay olması gerekiyor. Dünyayı sarsacak bir olay olması gerekiyor” demiştim ve bu kanaatimi etkileyen gerekçeleri sıralamıştım. Şu an yazı işleri müdürlerimizden olan Mustafa Kartoğlu, bugün hâlâ benzer konular açılınca bu sözlerimi hatırlatır.
İtalya eski Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, işte o tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Söylediği yeni bir şey yoktu ama ilk kez bir eski Cumhurbaşkanı tarafından dile getirildiği için önemliydi.
11 Eylül'de dünya tarihindeki en ciddi kırılmalardan biri yaşandı. El Kaide, ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik hedeflerini vurmuştu. Saldırıyla ilgili komisyonlar kuruldu, dünya ölçeğinde olağanüstü hal ilan edildi, binlerce insan gözaltına alındı. Sonuç: Bir terör saldırısı…
60, 70 ve 80'lerde Avrupa'daki bombalama olaylarından sorumlu tutulan Gladio örgütünün varlığını ifşa ederek yapılanma içindeki rolünü de itiraf eden eski Cumhurbaşkanı, Corriere della Sera gazetesine; “Ön safta İtalyan merkez solu olmak üzere, Amerika ve Avrupa'nın bütün demokratik unsurları gayet iyi biliyor ki bu feci saldırılar (11 Eylül saldırıları) CIA ve Mossad tarafından, Arap dünyasını suçlamak ve Batılı güçleri Irak ve Afganistan'a müdahaleye tahrik etmek için planlanıp gerçekleştirildi” dedi. Ona göre dünyanın bütün istihbarat teşkilatları bu gerçeği biliyor.
İki ülke işgal edildi, yerkürenin hemen her köşesi büyük bir hesaplaşmanın cephesi oldu, yüz binlerce insan öldürüldü, insanlık suçlarının hepsi denendi, örtülü operasyonlar normalleşti, Batı'nın “çok kültürlülük” projesi çöktü, gizli cezaevleri ve insan ticareti deşifre edildi, enerji merkezli korkunç bir rekabet başladı, El Kaide etiketli büyük saldırılar gerçekleşti ve bunların hepsi bir şekilde devam ediyor.
21. yüzyıl “terörle mücadele” adı altında şekillendiriliyor ve yeryüzünde güçler dengesi yeniden kuruluyor. Terör giderek artıyor, Bin Ladin ve El Kaide güçlenip çeşitleniyor, El Kaide saldırılarının hiç biri çözülemiyor.
11 Eylül saldırılarıyla ilgili spekülasyonların hiç biri ciddiye alınmadı. Resmi soruşturmalardan da bir şey çıkmadı. Aykırı şeyler söyleyenler komplocu ilan edildi. Saldırı ve sonrasına ilişkin belki milyonlarca yayın sonrasında bir soru sorayım:
Gerçekten 11 Eylül'ün ne olduğuna dair kesinleşmiş kanaati olan kimse var mı? Bence yok. Cossiga, bu konudaki son ve en büyük komplocu oldu!
Sadece Irak'ta bir milyon insanın öldürüldüğünü düşününce insanın inanası geliyor!
Hepinizin bayramını kutlar sağlık ve esenlikler dilerim….
İBRAHİM KARAGÜL
28 Kasım 2007 Çarşamba
Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin...
Benim için çok renkli ve bilgili bir kalemdir Fehmi Koru, onu okumadığım günü Türkiye'yi anlamak noktasında eksik sayarım. Bilindiği gibi Koru, Taha Kıvanç müstear adıyla da yazılar yazıyor, Kulis köşesi, daha çok komplo teorileri olarak biraz da dudak bükülen konuların işlendiği bir köşedir. Türkiye'de komplo teorilerine karşı takılınan tutum bana pek masumane gelmez, altında başka manalar okurum bu tip hareketlerin. Bazen "girift bilmecelerin çözümü kimilerinin işine gelmiyor mu ?" diye sorarım bazen de "çapları mı yetmiyor ?" diye düşünürüm. Her iki seçeneğin de geçerli olduğu durumlar var elbette.
Fehmi Koru, Kulis'te (Taha Kıvanç) terör ve Pkk sorununa dair ard arda 3 ilginç yazı yazdı, yazıların temel teması Pkk-Mit-Derin Devlet bağlantısı üzerine. Son dönemlerde servis edildiğini ima ettiği basınımızda yer alan bazı yazılarda işlenen konuların (Ali Yıldırım, Pilot Necati) dile getirilişindeki safiyanelik Koru'yu ikna etmemiş, Bir başkadır benim memleketim başlıklı yazıda diyor ki :
"Bugün sizlere vereceğim ipucu şu: PKK gerçekten yok olacaksa, kuruluşu ve sonrasında kurduğu ilişkiler ağı içerisinde yer alan kişiler, örgütler ve kurumlar da ciddi sarsıntılar geçirmeye namzettir. PKK konusunda kesin kararlılık “Nereye kadar giderse gitsin” gözü karalığı olmaksızın gerçekleşemezdi. Hele bir PKK daldan düşsün başka meyveler de onu takip edecektir."
Bu paragrafın hemen ardından Bahriye Üçok suikastında adı gündemde olan Kargocu kız'ın karşımıza DTP yöneticisi olarak çıktığını bildirir bir haberi paylaşıyor Koru. İki gün sonra aynı konuya İngiliz istihbaratının IRA içindeki köstebeği Denis Donaldson örneğinden yaklaşan Ne münasebet efendim başlıklı yazısı kafamı iyice karıştırdı. Zira Koru Denis Donaldson konusunu önceki kulislerde işlediğini söyleyip ilgili yazılarına link de verince bu meraklı okuru bağlantıyı takip etti ve Denis Donaldson'un yargılanma sürecinde deşifre olmasına benzer, geçmişimizde yaşanmış Mahir Kaynak tecrübesine dair şu ilginç satırlara rastladı :
"Bizde 'ajan' olduğu devlet tarafından fâş edilmiş en bilinen örnek Mahir Kaynak'tır. Mahir Bey, 1971 öncesinde darbeciliğe meraklı bir grubun içerisine sızmıştı. 'Madanoğlu Cuntası' diye ünlenen dâvâda diğerleriyle birlikte o da yargılandı. İstihbarat birimi, nedense, dâvâ yürür giderken onun 'ajan' kimliğini deşifre ediverdi. En çok şaşıran kişi 'cunta lideri' diye yargılanan Org. Cemal Madanoğlu olmuştur herhalde...
Mahir Kaynak'ın o olaydan hareketle sarf ettiği, "Deşifre olmasam solda liderdim" cümlesi aklıma gelir... İngiliz istihbarat örgütünün (MI5), Denis Donaldson'un mahkumiyeti beklenen mahkemeye baskı yaparak dâvâyı düşürmesi gibi, MİT de, 1971'de, 'Madanoğlu Cuntası' dâvâsında, mahkemeye, Mahir Kaynak için, "Bizim ajanımızdır" diye başvurmuştu. Böyle bir deşifre yaşanmasaydı, 'sol' kesim içinde kazandığı itibar, bilgi ve zekâsıyla, Mahir Kaynak'ın 'lider' konumunu pekiştirmesi mümkün olabilirdi gerçekten...
Bu konuyu yıllar önce burada dile getirdiğimde, "Acaba deşifre olmayan ve liderliğe tırmanmayı başarmış sağda-solda birileri var mıdır?" diye sormuştum. Var olduğunu, ama bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi bildiğim halde..."
Bir gün sonra Telâşa gerek yok diye çıktı karşımıza :
"PKK'nın tarihi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin 'karşı-PKK tarihi'dir... Terör örgütüyle mücadele edenler de kendi ellerini kirletmiş olabilir. İstihbarat dünyasının kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği bambaşka bir âlem olduğunu da hiç unutmayalım. Gazeteci Uğur Mumcu bir siyasi cinayete kurban gitti. Kendisini öldürenler hangi sâikle hareket ettiler? Sanıkları yargılayıp mahkum eden mahkeme heyetine göre kâtiller 'irtica' ile irtibatlı kimselerdi; Cumhuriyet yazarını lâikliği savunduğu için öldürdüler.
Bu resmî teze inananlar vardır elbette, ancak konuları yakından izleyen kamuoyunun önemli bir bölümü gerekçeden de mahkum edilen tiplerden de tatmin olmadı. Sağda-solda çıkan yazılara bakılırsa, suikastı 'PKK' konusuyla irtibatlayanların sayısı az değil. "En son hangi konuyu araştırıyordu?" diye soruyor bu tezi savunanlar ve cevabı "PKK sorununu" diye veriyorlar. Uğur Mumcu konuyu araştırırken eski bir askeri savcıyla da konuşmuş ve ona PKK öncesine dair sorular yöneltmiş. "Öcalan Şafak dâvâsından yakalanmış ve içeri atılmıştı, diğer sanıkları uzun yıllar tuttunuz da onu neden bıraktınız?" sorusuna, muhatabı, "Bu sorunuza bir dahaki buluşmada cevap vereyim" demiş... İkinci buluşma hiç gerçekleşmedi.
İngiltere'de ayrılıkçı terör eylemleri yapan IRA (Irlanda Cumhuriyet Ordusu) silâh bırakmaya karar verdiğinde yaşananları biliyoruz. Örgütün 'iç güvenlik sorumlusu' Freddy Scappaticci İngiliz istihbaratının örgüt içindeki 'köstebeği' olduğu ilk ortaya çıkan IRA sorumlusuydu. Ardından 'en güvenilir' IRA lideri Denis Donaldson'un da 'İngiliz köstebeği' olduğu şoku yaşandı.
Donaldson dediğiniz kişi on yıl cezaevinde yatmış. Örgütün en simge ismi Bobby Sands açlık grevi sonucu cezaevinde onun kollarında can vermiş. IRA Donaldson'a İngiliz istihbaratına ait bir birimden belge çalma görevi vermiş; aynı dönemde İngiliz istihbaratına da IRA belgelerini taşıyormuş Donaldson... Independent gazetesi, "Vay be" diye yazmıştı o günlerde, "Ne güvenilir adammış Donaldson; devlet ondan IRA belgesi beklerken IRA da devlet belgelerine onun aracılığıyla dalma derdindeymiş"
Böyle bir dünya bu.
Türkiye'de durumun bundan farklı olduğunu herhalde düşünmüyoruz, değil mi? Bizde de 'köstebek' denilecek tipler vardır her iki tarafta da; hatta iki tarafa da aynı 'sadakat' duygusuyla çalışan kişilerin varlığından bile söz edebiliriz.
PKK'da vuruşurken asıl amacı Türkiye Cumhuriyeti'ne hizmet etmek olan, ya da PKK ile mücadele ediyor görünürken aklı karşı tarafta olan... Böyleleri de var mıdır?
Var mıdır, bilemem, ama böyleleri çıkarsa hiç şaşırmam...
Şu sıralarda PKK'nın kuruluş dönemlerine ait kuşkulu yönleri ön plana çıkaranlar oluyor. Kimi 'Pilot Necati' diye bilinen kişiye, kimi Öcalan'ın eşi Kesire'nin babası Ali Yıldırım'ın MİT irtibatına dikkat çekiyor. Sanki ilk kez bu bilgileri kendileri yazıyormuş gibi... Oysa aynı tipler, Abdullah Öcalan'ın ağzından da doğrulanan o bilgileri yazan bizlere olmadık hakaretler yağdırıyorlardı.
28 Şubat'ın ünlü 'andıç' belgesi içerisinde ismi 'gazeteci' diye anılan Mahir Sayın hakkında her türlü tezviratın yapılabileceği kişilerden biri olarak görülmesine çok şaşırmıştı; Mehmet Gündem'in kendisiyle yaptığı mülakat okunduğunda, şaşkınlığının bugün bile devam ettiği anlaşılıyor... Oysa, Abdullah Öcalan'la günler süren röportajlarını 'Erkeği Öldürmek' adıyla kitaplaştırmıştı ve daha önce ancak kulaktan kulağa fısıldanan PKK ile ilgili bazı iddiaları yaygınlaştırmıştı o.
Hiçbir istihbarat örgütü ardında parmak izi bıraktığının bilinmesinden hoşlanmaz; daha önce farklı amaçla yapılmış girişimlerin yıllar sonra değişik biçimde sunulmasındansa hiç... İyi ki yurtdışında yaşıyormuş Mahir Sayın...
Uğur Mumcu'nun 'kâtilleri' yargılanıp cezalandırıldıkları ve eşi de TBMM Başkan Vekili olduğu için o suikastın kapağı bir daha açılmaz herhalde. PKK'nın kuruluş yıllarına dair dedikoduların ortalığı sarmasından terörü bitirmeye azimli devlet birimlerinin yılacağını sanmam. İngilizler beceriksiz olduklarını Donaldson'la ispat ettiler, ama bizimkiler 1971'den bu yana çok akıllandı; geçmişte yaşanan utanç verici sakarlık bu defa tekerrür etmez sanırım.
Belirsizliklerle dolu yeni bir döneme gi-riliyor, ama siz yine de telâşlanmayın..."
Pkk-Mit-Derin Devlet ilişkisi, köstebek Freddy Scappaticci ve Denis Donaldson, "Deşifre olmasam solda liderdim" diyen Mahir Kaynak ve yurt dışında yaşadığına sevinmemiz gereken Mahir Sayın.
Parçaları birleştirdiğimde ne yapmam gerektiğine karar veremedim, telaşlanmalı mıyım yoksa telaşlanmamalı mı ?
Anlayan beri gelsin...