Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2011 Pazar

Kontrolsüz güç, güç değildir...

Nisan ayı başlarında, sosyal paylaşım platformu twitter'da "Mayıs ayında, Youtube ve Dailymotion'ın Türkiye'den ziyaretleri artar, şok ses kaydı title'ı eşliğinde web siteleri son dakikalar geçer..." demiştim. Kastettiğim şey devlet içinde, ABD'nin Irak işgali ile start alan sorgulama ve dönüşümde, AK Parti'yi direnç ve dönüşüm politikaları için partner seçen klik'in tam olarak desteklediği Ergenekon Operasyonu'nun hedefindeki kimi isimlerin CHP tarafından aday gösterilmesine karşı muhtemel hamlesi idi!

Andığım odağın Mehmet Haberal, Mustafa Balbay belki Sinan Aygün ve Engin Alan'a dair, dinleme kayıtları, belki kimi belgeleri kamuoyuna servis ederek, operasyona karşı girişilen hamleyi etkisizleştireceğini düşünüyordum. Anılan odak bundan önce, kamuyouna dönük mesajlarını ses kaydı+belge sunumu olarak vermişti, yine öyle olmalıydı!

Ancak Nisan ayı sonunda start alan süreç, bu çerçeveden çok farklı gelişti. Deniz Baykal'a dönük operasyonun şeddeli versiyonu, MHP üzerinden sahne aldı ve alır almaz parmaklar, operasyonun adresi olarak önce okyanus ötesi'ni, ardından iktidarı işaret etti.

Peki bu ne kadar isabetli?

Sesli düşünelim ve parçaları birleştirelim!

-MHP'ye dönük operasyonun tarzı, iktidar ile partner olduğunu söylediğimiz odağın geçmiş operasyonlarına benziyor mu?

-Bu odağın, silivri sakinlerini meclise taşıma iradesi yerine, MHP üst yönetiminin yatak odalarına zoom yapması siyaseten daha mı sonuca götürücü ve akılcı?

-MHP'ye dönük operasyonun, MHP'yi baraj altına itme etkisi öngörülemez mi?

-Bahse konu odağın, 12 Haziran sonrası birinci önceliğinin yeni ve sivil bir Anayasa olduğu malum iken, bu Anayasa'yı yapacak mecliste Milliyetçi kesimin temsilcilerinin (BDP adaylarının temsil oranının da artacağı tahmin edilen bir dönemde) bulunmamasının doğuracağı meşruiyet tartışmasını kestiremediği düşünülebilir mi?


Bu ve benzer sorulara verilecek makul cevap "hayır"dır. Dolayısıyla, yaşanana dair yine yeniden, malum parmaklar yanlış adresleri işaret ederek, operasyonun önemli amaçlarından birisini tahkim ediyor.

Peki ama ne oluyor?

Fazla uzağa değil, zihinlerimizi yaklaşık 3 ay öncesine seyahat ettirelim. Ergenekon Operasyonu kapmasında polisin OdaTV'de yaptığı aramayı, ele geçirilen belgelerden proje kitapları, ardından korkunç bir gürültüye sebep olan Ahmet Şık&Nedim Şener tutuklamalarını ve "İmamın Ordusu"nu hatırlayalım! Elde ettiğimiz parçalar:

-Ulusal Medya 2010 kod adı ile, medya aygıtında zaten varolan mekanizmanın reorganize edilmesi.

-Hanefi Avcı eliyle gerçekleştirilene benzer bir hamlenin, Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" adını verdiği kitapla gerçekleştirilme iradesi.

-Bu hamle için kollektif bir çaba sarfedildiği ve zamanlama olarak 12 Haziran öncesinin "seçimden önce yetişmeli" vurgusu ile hedeflendiği.


Bu noktada duralım, özellikle Ahmet Şık ve kitabı etrafında koparılan ve makul sınırları çok aşan gürültüyü not alarak, sürecin şöyle aktğını farzedelim:

OdaTV operasyonu olmamış, sonrasında Ahmet Şık tutuklanmamış ve söz konusu kitabı hedeflenen zamanda piyasaya sürülmüştür. Tarih Mart 2011 sonları yada Nisan 2011 başlarıdır. Kamuyou, Hanefi Avcı imzalı "HALİÇ'TE YAŞAYAN SİMONLAR & DÜN DEVLET BU GÜN CEMAAT"ın çıkardığı tartışmaya benzer, hatta onu aşan bir gürültüye muhataptır. Derken Nisan 2011 sonunda MHP'ye dönük "kaset operasyonu" start alır!

Nasıl?

Böylesi bir pişti keyfiyetinin, "İmamın Ordusu"nun parça tesirini artıracağını, kitap ve kaset tartışmaları etrafında, ekranlarda ve gazete köşelerinde söylenip yazılacakları ve daha önemlisi OdaTV ile, Ahmet Şık&Nedim Şener operasyonunun arkasındaki isim, Savcı Zekeriya Öz'ün "Bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir" beyanı!

Çizdiğim tablo Türkiye ölçeğinde mükemmel tasarlanmış, "senkronize, ikiz saldırı planı"dır ve planın bir ayağı, OdaTV ardından Şık&Şener operasyonu ile çökmüştür!

Operasyonun diğer ayağı ise işlemeye devam ediyor. MHP'ye dönük şantajların sanal kalesi web adresinde bu gün, satır aralarında yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu doğrulayıcı ifadelerin yer aldığı ve operasyonun failleri ile yapıldığı söylenen bir röportaj yayınlandı.

Son olarak bir soru: Senkron/ikiz saldırıların tasarlayıcı odağı, bir kolu ile OdaTV&Soner Yalçın üzerinden Şık&Şener'i antrene ederken, diğer kolu ile zaman ayarlı kurguladığı farklı ülkücüler üzerinde, birinci operasyon çöktükten sonra bu gün hala kontrolün sahibi mi?

12 Haziran sonrası ilginç gelişmelere gebe...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Türkiye bu tartışmadan kaçamaz, kaçmamalı...

Türkiye, gündemi işgal eden konuların adedi ve değişim hızı bakımından, hiperaktif bir çocuğun ele avuca sığmaz afacanlığına benzer sürati ile, takipçisini yoran, bu yorgunluk ve yoğunluk içinde önemli gündem maddelerini ıskalatan bir ülke.

Ergenekon operasyonu bağlamında, Nedim Şener&Ahmet Şık tutuklamaları, Ahmet Şık'ın kollektif telife konu kitabı, bu kitabın internet ortamında paylaşımı, derken savcı Zekeriya Öz'ün tribünlere el sallanarak zahiren soruşturmadan el çektirilmesi etrafında yoğun bombardıman altında olan kamuoyuna bir asist de Başbakan Erdoğan'dan geldi. Erdoğan Londra'da, Bloomberg Londra'ya yaptığı açıklamada, gerekli olduğunda seçimler sonrası "Başkanlık Sistemi"ni referanduma götürmeyi düşündüğünü ifade etti.

Bu çıkış, Türkiye'nin mutlaka ele alması, konuşup tartışması gerektiği halde, irrasyonel boyutlara ulaşan Erdoğan ve AKP fobisi ile ötelenen "sistem tartışması"nı tekrar gündemimize soktu. Kamera ve mikrofonlarımızı 2007 yılının Nisan aylarında başlayıp devamında yaşananlara çevirdiğimizde, siyaset dışı olup siyaset üstü olma iddiasındaki odaklarca, TBMM'nin nasıl Cumhurbaşkanı seçemez hale getirildiğini, sürecin devamında kendisini kuşatma haltında hisseden siyasi irade ve iktidarın siyasi ve hukuki zemin etüdlerini tamamlamadan 'bir daha yaşanmasın' motivasyonu ile, üstelik sistemin derin suflörlerince kimi loser'lara telaffuz ve teklif ettirdiği 'Cumhurbaşkanı'nı halk seçsin' etiketli görünüşte mini, esasta sistemin kalbi&çekirdeği açısından büyük bir değişikliğie imza attığını görecek, buna paralel "sivil anayasa" çalışma ve tartışmalarının başladığını fakat sonrasında "kapatma davası" ayarı ile iktidarın ricat ettiğini, iktidarın 29 Mart yerel seçimlerine kadar, kendisine yapılan Örtülü DETENTE teklifi'ni kabul etme yanılgısına düştüğünü tepsit edebileceğiz.

Bütün bu yaşananlardan yani gayr-ı tabii onca işten sonra, tabii olarak Türkiye, kaçınılmaz "sistem tartışması"nı yapamadı ve bu konuda kamuoyunda somut bir bilinç inşaası gerçekleşemedi. Oysa kamera ve mikrofonlarımızı bu sefer geleceğe, Türkiye'nin 12. Cumhurbaşkanını seçeceği sürece çevirdiğimizde karşımıza çıkan manzara, sonrasında yaşanacaklara dair zor olmayan tahminler, elzem olan bu tartışmanın yapılmamış olmasının doğuracağı vahim süprizler noktasında bizlere ışık tutacaktır.

Çeşitli sayıda adayın meydanlara çıkıp vaadlerde bulunduktan sonra, halk iradesinin tercih ettiği bir ismin "seçilmiş olma" meşruiyet ve kudreti ile Çankaya'ya, şu an yürürlükte olan parlamenter sistemde salt 21 Ekim 2007 Referandum sonuçları ile gerçekleşmiş Cumhurbaşkanını seçme usulü değişikliği ile çıktığını ve Çankaya'ya çıkan bu isim ile, yine sandıktan gelmiş/gelecek olan iktidar/yürütme ve onun başındaki Başbakan arasında kaçınılmaz olarak doğacak iradi çatışma alanlarının Anayasal/Hukuki bir zemin ile düzenlenmemiş olduğunu gözönüne alırsak, Türkiye'yi bekleyen sorunun vahametini teşhis edebiliriz kanaatindeyim.

Recep Tayyip Erdoğan bir fani, başında olduğu siyasi partinin de siyasal bir ömrü var. Benzerleri gibi Erdoğan ve AK Parti'de muvakkaten ülke yönetiminde direksiyon başında. Dolayısıyla uç noktalara varan Erdoğan ve AKP fobisi yüzünden, adına ister başkanlık, ister yarı başkanlık sistemi densin, istenirse bir başka model ve isim söz konusu olmuş olsun, Türkiye'nin "seçilmiş Cumhurbaşkanı" realitesinin dikte ettiği siyasi ve hukuki düzenleme ve değişimleri gerçekleştirmesi daha fazla ötelenemez, ötelenmemeli ve bu değişim içinde öncelikli olan bu konuların sağlıklı bir zeminde tartışılması geciktirilmemelidir.

Umarım Türkiye, Erdoğan'ın çıkışı ile tekrar gündemimize giren bu meselede daha fazla zaman kaybetmez ve 12 Haziran sonrasına dair en büyük beklenti olan yeni ve sivil bir anayasa yapımının da ana omurgasını oluşturması gereken "sistem tartışması"nı, sağlıklı bir zeminde ele almayı, geniş halk kitlelerince ortak bir kanaat ve karara varmayı başarır...

13 Eylül 2010 Pazartesi

Hayırlı olsun...


Türkiye, tartışma ve propoganda evresi hareretli geçen referandum sürecini dün sandık başına giderek yaptığı tercihle nihayetlendirdi ve sandıktan yansıyan irade %58 ile değişim/gelişim ve dönüşüme EVET oldu.

Sonuçları üzerinde uzun tartışma ve analizlerin yapılacağına kuşku olmayan referandumun galibi mutlak manada Türkiye olmuştur. Başbakan Erdoğan'ın dün akşam sonuçların belirginleşmesi sonrası yaptığı konuşma, Türkiye'nin 22 Temmuz seçimleri sonrası yakalanmış ancak kullanılamamış önemli bir fırsatı tekrar yakaladığının müjdesini içermesi bakımından önemliydi. Erdoğan'ın konuşma içeriği, 22 Temmuz seçimleri sonrası yaptığı ve "balkon konuşması" olarak anılan konuşmayı çağrıştırması bakımından da önemliydi. Ancak önem sırasında başa, Başbakan'ın vesayet rejiminin ruhuna Fatiha okunduğunun altını çizen sözleri ile topyekün yeni bir Anayasa için çalışmaların başlaması talimatını içeren sözlerini alıyoruz.

Referandum sonuçlarına il il, bölge bölge baktığımızda aslında toplumun nabzını yakalamada zorluk çekmeyenler için büyük süprizlerin yaşanmadığını görüyoruz. İç Anadolu da beklenen gelişme yaşanmış ve bu bölgedeki MHP tabanının kendisi ile ters düşmüş parti yönetiminin beklentileri aksine sandıkta irade beyanında bulunduğu görülmüştür.

Türkiye'nin Batısı ile Karadeniz'in tercihlerinde de süprizler yaşanmadı. Edirne, İzmir gibi kentlerin, ülkenin geri kalanı ile ülke ve dünyayı okumadaki keskin ayrışması sonuçlara tüm çıplaklığı ile yansıdı. Güneydoğu Anadolu da DTP'nin, tabanı ve güya temsilcisi olduğu kitlelerin değil, imralının hassasiyetlerinin siyasi temsilcisi olduğunu afişe eden boykot dayatmasının başarılı olduğu görüldü.

Bütün bu beklenen gelişmeler yanında benim dikkat çekici ve beklenmedik bulduğum iki sonuç, Zonguldak ve Tunceli'den geldi. Zonguldak'ta EVET tercihinin kılpayı da olsa HAYIR'ların önünde çıkmasından çok daha şaşırtıcı olan, Tunceli'nin %80'i aşan oranda HAYIR demesi oldu. Siyasi bilinç ve söylemini müesses nizama muhalefet üzerine inşaa etmiş bir şehir ve kültürün, müesses nizamın ideolojisini sandıkta olumlamak anlamına gelen HAYIR tercihi izahı zor bir çelişkidir.

Toplamda sonuçlara bakıldığında muhalefetin referandumun kaybedeni olduğunda kuşku yoktur. Türkiye'yi okumada yanlışa düşmek gibi son yıllarda kronikleşen bir illete düçar muhalefetin başat iki aktörü CHP ve MHP, toplumla bir kez daha ters düşmüştür. Yetmişi aşkın ile gidip "HAYIR" talep eden ana muhalefet liderinin referandumda oy kullanamamasından da, toplumla ters düşmüş kadroların toplumu yönetme ehliyetinde olmadıklarını okumamız mümkündür.

MHP'nin parti yönetimi ile bu noktada yaşadığı sıkıntı çok daha büyük ve derindir. CHP sözcüleri ve merkez medyanın, dün akşamdan başlayıp bu gün de devam eden, sandık sonuçlarını yanlış okuma ve bilindik optik çarpıtma manevraları ile %42'lik HAYIR tercihini CHP hanesine yazma girişimlerinin, MHP tabanında HAYIR demiş seçmen üzerinde nasıl bir etkisi olacağını kısa ve orta vadede göreceğimizi düşünüyorum. Parti tabanı ile ters düşmüş MHP yönetiminin referandum sürecinde aldığı pozisyon ile, 22 Temmuz seçimlerinde dolaşıma sokulan "at MHP'ye gitsin CHP'ye" sloganını ete kemiğe büründürmüş olmasının bir faturası mutlaka olacaktır.

Çeşitli vesilelerle daha önce de söylediğim gibi, toplumun/seçmenin ulaştığı bilinç, siyasi temsil görevini üstlenenleri, kendileri için belirlenen ve meşruiyeti olmayan kırmızı çizgilere riayet etme iradesi gösterdiği anda cezalandıracak olgunluğa ulaşmış bulunmaktadır. Hal bu iken en az CHP kadar MHP yönetiminin bu bilinç düzeyini ıskalayan tutumlarının siyasi faturasının olmayacağını kimse bekleyemez.

Bu noktada %42'lik HAYIR tercihinin de yanlış okunmaması gerekir. %42'lik oranı ortaya çıkaran motivasyonda başat olan, değişiklik paketinin içeriğine itiraz ve yeni bir Anayasa talebine muhalefet değil; hatalı bir strateji ile referandumu iktidarın güven oylamasına dönüştürme çabasının başarısı vardır.

Bütün bunların yanında ve belki çok daha önemli, beklenen ve konuşulması gereken gelişmeler, halkın EVET dediği bu değişikliklerle bürokratik oligarşide yaşanacaklar ve bürokratik kurumlar üzerinden halk iradesine karşı geliştirilen direncin kırılıp kırılmayacağı meselesidir.

Türkiye'nin 1 Mart tezkeresinin reddi ile başlattığı ve "Yeni Ankara" inşaasının ivme kazandığı sürecin önemli kilometre taşlarından birisi olan 12 Eylül 2010 referandumunun 21. yy'ın Türkiye'sinin inşaasına ciddi katkılar sunacağını ve sözünü ettiğimiz gayr-ı hukuki/gayr-ı meşru direncin kırılmasına vesile olacağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.

Sonuçlar EVET ve Hayır demiş bütün ülke İnsanına, hepimize hayırlı olsun...

2 Haziran 2010 Çarşamba

The End!

Mukadder son yaşandı, profesyonel cinayet şebekesi, yerli işbirlikçileri eliyle Türkiye'yi İsrail'e eklemleyen eksenin berhava edildiğini bizzat tesçilledi. 2003 Irak işgali ile başlayıp, Gazze'ye dönük katliam operasyonlarıyla zirve yapan kopuş süreci, İsrail ordusu'nun Gazze'ye insani yardım götüren gemilere düzenlediği ve masum kanı akıttığı saldırıyla son buldu.

Uluslararası karasularda İnsani yardım malzemeleriyle seyir halinde olan sivil bir gemiye yapılan bu kalleş saldırıyla neredeyse eş zamanlı olarak, İskenderun'da Deniz Üs İkmal Destek Komutanlığı'na alçakça bir terör saldırısı da gerçekleştirildi.

Dikkat edin, terör saldırısının seçtiği hedef, yardım gemilerine Türkiye'deki en yakın deniz üssüdür!

Türkiye, hadisenin yaşanmasından hemen sonra gösterdiği refleksler ve ardından attığı bir dizi adımla, kontrollü bir kriz yönetimi sergileyeceğinin işaretlerini verdi. Bütün İnsanlığın barış ve huzuru adına yeryüzünde ki en büyük tehdide karşı, uluslararası camia ve hukuku arkasına alarak "bu aymazlığa artık sessiz kalınamaz" mesajı veren Türkiye'nin itidalli tavrında, İskenderun'dan aldığı mesajın etkisi kanatimizce büyüktür.

Meseleyi doğru okuyamayıp, 24 saatlik süreçte öncelikle uluslararası bütün mekanizmaları harekete geçirip, BMGK, NATO, AB nezdinde girişimlerde bulunan Türkiye'nin, profesyonel cinayet şebekesi'nin tuzağına düşmemesine neredeyse üzülenleri görmek, İliştirilmiş/Embedded Türk Medyası realitesi ile tanışmışlar için süpriz olmasa gerek!

Başbakan Erdoğan'ın dün gurup konuşmasında bütün dünya'ya haykırdığı sözlerin "neredeyse savaş ilanı" olduğunu teslim eden kalemlerin, muhtemel yaptırımlar konusunda aculluk yapmalarını ve İskenderun'da tertiplenen hain pusuyu analizlerine dahil etmemelerini, hele hele Türk-İsrail ilişkilerinin bu günlere nasıl ve kimler eliyle geldiği meselesine hiç zoom yapmamalarını nasıl okumalıyız?

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra akan süreçte, Türk Dış Politikasının Ortadoğu Coğrafyasına dönük sergilediği politika ve açılımların tetiklediği paradigma değişiminin profesyonel cinayet şebekesi'ni, Türkiye'nin söylemlerinden çok daha fazla rahatsız ettiğini tespit ve teşhis etmek için uzman olmaya gerek yoktur. İşlenen son cinayet, bu realiteden bağımsız ele alınamaz.

Gelinen noktada İnsanlık onurunu ayaklar altına alan, hukuksuz ve gayri ahlaki Gazze ablukasını yarmak adına sivil insiyatif'in gösterdiği başarı da yadsınamaz. Hüsnü Mübarek rejimi eğer refah kapısını geçici de olsa açmak durumunda kaldıysa, bunun sebebi bir avuç yürekli barış gönüllüsü aktivisttir!

İsrail'in local askeri saldırılarının global sonuçları her zaman olmuştur çünki esasta İsrail'in "local" olarak değerlendirilebilinecek askeri saldırısı hiçbir zaman olmamıştır.

Bu son cinayetinin de, öncekiler gibi sonucu ve bir bedeli olacaktır ve kuvvetle muhtemel, süreç iyi yönetilirse bu bedel bu güne kadar ödediklerinin en ağırı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'de bu süreçte, Ortadoğu'da güttüğü politikaların hedefi, bunun inandırıcılık ve samimiyeti cihetiyle test edilecektir. İktidar başarılı bir sınav verirse bundan başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkları ve Türkiye kazançlı çıkacaktır. Başarısızlık halinde fatura siyasi iradeye kesilecektir ve bu ağır bir fatura olacaktır.

Sonuçta kaybeden mutlaka ve mutlaka Golyat'ın çocukları olacaktır...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Varan 2 mi?

Türkiye'de bazı dönemlerde 24 saat, 24 günün ihata edemeyeceği gelişme ve sonuçları barındıran sihirli zaman dilimlerine dönüşür!

Yaşadığımız son iki haftanın neredeyse her bir günü, tamda böylesi sihirli zaman dilimlerine dönüştü ve kemikleşmiş yapısı, statüko'nun kalesi CHP'de yıllara yayılmasını bekleyeceğimiz değişim/dönüşüm, görünüşte bu iki hafta içinde yaşandı yaşanıyor.

Bandı geriye sarıp iki hafta öncesine gittiğimizde her şeyin Deniz Baykal ve CHP'li bir kadın milletvekiline ait olduğu iddia edilen özel ilişki görüntüsünün bir gazetenin internet sitesine düşmesiyle başladığını görüyoruz.

Beklenmedik ve sarsıcı bu gelişmenin ardından Deniz Baykal, görüntünün içeriği ve iddia edilen ilişkiyi açıkça reddetmeyen bir konuşma yaparak CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Bir kaç gün süren Baykal dönecek/dönmeyecek tartışmaları yaşanıp, "genel başkanımızı binlerin omuzlarında tekrar görevinin başına getireceğiz" söylemleri yapılırken eş zamanlı olarak, somut hangi vasıflarından ne gibi umutlar beslendiği bizce meçhul Kemal Kılıçdaroğlu ismi de özellike Doğan Medya Gurubu'nun yayın organlarınca dolaşıma sokuldu ve tam bu noktada önceden kestirilemeyen büyük bir kırılma yaşandı ve Önder Sav, Baykal karşısında Kılıçdaroğlu yanında açıkça saf tuttu. Bunu aynı gün CHP Meclis Gurubunun yarıdan fazlasının destek açıklaması takip etti ve Baykal'a indirici darbe, İl Başkanları toplantısından sonra yayınlanan ortak deklerasyonla geldi.

Şu anda Ankara'da CHP 33. Olağan Kurultayı gerçekleşiyor ve tek aday Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal'ın koltuğuna oturmaya hazırlanıyor. Görünürde yaşananlar, kirli ve komplike bir süreçle Deniz Baykal'ın CHP ve Türk siyasi hayatından tasfiye edilmesidir.

Daha önce burada çeşitli vesilelerle Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı büyük hesaplaşma çerçevesinde, ERGENEKON tipi yapılanmaların tasfiyesinin, sahneden çekilmesinin iç/dış partnerleri üzerinde mutlaka bir yansıması olacağı ve bu yansımaların artçı şoklara sebebiyet vereceğini, tasfiye edilen mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağını belirtip, operasyonun sermaye ve siyaset ayaklarında da tatminkar unsurlara ulaşmasının beklenmesi gereken bir gelişme olacağını belirtmiştim.

Bu çerçevede Doğan Medya Gurubu'nda Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliği görevini Enis Berberoğlu'na devretmesi arından, Aydın Doğan'ın Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinden 1 Ocak 2010 itibariyle ayrılma kararı almasını "Varan1" olarak işaretlemiştik.

Şimdi tam bu noktada "yaşadıklarımıza Varan 2 diyebilir miyiz" sorusu akla gelebilir! Kendi adıma "bu yaşananlar, benim beklediğim Varan 2 değildir" diyebilir ve CHP'de yaşandığı görülen tasfiyenin başarısı için "acaba" kuşkusunu taşımak ve "sürecin arkasında kim/kimler var" sorusunu sormak ve bu soruya gerçekçi bir cevap bulmak adına, "kaset komplosu" diye anılan sürecin arka planına seyehat etmek gerekiyor diye ekleyebilirim.

Akan süreçte ittifak yapanlara, Doğan Medya Gurubunda gözlemlenen büyük heyecana ve saf değiştiren aktörlere yakından bakıp, ayrıca Deniz Baykal'ın istifa kararını açıkladığı konuşmada "Pensillvanya'dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim" demesine karşın aynı konuşmada, açıkça somut bir bulguya dayanmadan iktidarı hedef alan beyanlarına bakarak, sahnelenen tertibin, gerçekleşen siyasi operasyonun arkasındaki aktörler konusunda kafası karışanlara iki tavsiyem var.

1- CHP nasıl iktidar alternatifi olur sorusuna cevap arayın!

2- Kemal Kılıçdaroğlu'nun şu anda yaptığı kurultay konuşmasında "Deniz Baykal'a yapılanlara üzüldük, Zonguldak'ta kaybettiğimiz işçi kardeşlerimize üzüldük" girişinden hemen sonra gelen "Söz veriyorum, özel yetkili mahkemelere(siz burayı Silivri diye okuyun-hakdogan) de son vereceğiz." çıkışını analiz edin!

Gerçeklerin ortaya çıkması için çok değil, bir kaç aya ihtiyacımız var...

31 Aralık 2009 Perşembe

Varan 1...

Önce kimileri için süpriz, kimileri içinse beklenen gelişme yaşandı ve Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliği görevini Enis Berberoğlu'na devretti. Bu gelişmenin akisleri henüz tam netleşmemişken Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş bir açıklama yayımlayarak Aydın Doğan'ın Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinden 1 Ocak 2010 itibariyle ayrılacağını ve görevi kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın devralacağını duyurdu.

Ard arda gerçekleşen bu iki hadise, Türkiye'de yaşananları dikkatle takip edip doğru okuyanlar için beklenmedik gelişmeler değil. Aylar önce burada, uluslararası sistemin gerçek güdücüleri eli ile ülkemizde teşekkül ettirilmiş ve yakın tarihimizin karanlık bir çok hadisesinin perde arkasındaki organizatörüne "zoom" yapmayı amaçladığını gördüğümüz Ergenekon Operasyonu'nun artçı şoklara sebebiyet vereceğini, operasyonun tasfiyesini amaçladığı mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağının beklenti ve tahminler arasında yer aldığını belirtip, "Bu bağlamda bu güne kadar Ergenekon Operasyonu'nda, tasfiye edilmek istenen mekanizmaların sermaye ve siyaset ayaklarına dair tatminkar unsurları henüz göremedik" demiş ve o günlerde Aydın Doğan ile Başbakan Erdoğan arasında yaşanan polemiğin arka planına seyehat etmeye çalışmış ve nihayetinde "Türkiye'nin geleceğinde sahne alacak aktörler arasında, Erdoğan-Baykal-Doğan üçlüsü, kendi kulvarlarında varlıklarını aynı anda gelecekte sürdüremeyecek mi?" sorusunu sorup kendimizce cevaplandırmıştık: "Görünen o ki, sürdüremeyecek..."

Uzak olmayan bir gelecekte siyasi alanda da "vedalar" yaşanması kimseyi şaşırtmamalı...

13 Kasım 2009 Cuma

Kim bu şef!

Büyük bir orkestra son günlerde takdire şayan bir senkronizasyon içinde "amaca" yönelik icrayı faaliyet yapıyor ve piskolojik harbin her çeşidine yıllardır maruz bu millet, yeni bir operasyonun hedef tahtasında bulunuyor!

Son operasyon "korkudan oturduğu yerden kıpırdayamayacak" bir halk inşaasını hedefliyor olmalı!

Önce Domuz Gribi kapsamında yerli basında çıkan, Dünya Sağlık Örgütü'nün hastalığa dair açıklamaları ve ülkemizde görülen ilk vakalar neticesi yapılan neşriyatla başlayıp, söz konusu hastalık için ithal edilecek aşıların gerekliliği ve gereksizliği kapsamında kamuoyunda yürütülen garip! tartışmalara bakıp, ardından İnsanların eczanelere akın ederek mevsimsel grip aşılarına hücum etmeleri, mevsimsel grip aşılarının tükenmesi sonucu ise aynı İnsanların zatüre aşısına yönelmelerine dikkat etmek, meydana getirilen travmayı yeterince resmediyor!

Olayın üzerine birde Başbakan ile Sağlık Bakanı'nın konuya yaklaşım farklarının eklenmesini düşününce, açığa çıkan "başarıyı" takdir etmemek imkansız!

Domuz Gribi vakasından sonra gündeme aniden giren tartışmanın adı ise GDO oldu! Tarım bakanının söylemine bakılırsa, GDO'lu ürünlerin ithalatını zorlaştıran bir yönetmelik "GDO'lu ürünlerin ithalatını kolaylaştırma" olarak ele alındı ve sade vatandaş önce televizyon ekranlarında, çarşı pazarda alış-veriş yapan kendisi gibi vatandaşlara mikrofonlar uzatılıp "Bu ürün GDO'lu mu? Bunu biliyor musunuz?" sorularının yöneltildiği ile, sonrasında da aynı çarşı pazarda aradan bir kaç gün geçmişken vatandaşın "neyi alacağımızı kime güveneceğimizi bilmiyoruz!" deme noktasına geldiği gerçeği ile yüzleşti!

Hangi ülkede?

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren ürünlerin üretim ve ekiminin yapılmadığı, tohum girişinin de yasak olduğu Türkiye'de!

Son tartışma ise, Ergenekon Operasyonu'nun başlaması ile alttan alta başlayıp operasyon ne zaman ivme kazansa büyük hararetle su yüzüne çıkarılıp pompalanan telefon dinlemeleri ve teknik takip konularındaki iddialar oldu!

Dün Türkiye bütün gün, Yargıtay'ın Başkanlık Santrali'nin dinlendiği iddiası ile meşgul oldu, taaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in Yargıtay'a ait olduğu iddia edilen telefonlarla ilgili hiçbir dinleme eyleminin gerçekleşmediğini açıklamasına kadar!

Türkiye'nin dün bütün gün yaşadığı bu "yargıda dinleme/dinlenme" eksenli tartışma ve travmanın arkasından çıkan isimler ise hayli ilginç isimler!

Bu isimlerden ilki "telefonlarının dinlenip dinlenmediğinin belirlenmesi için" Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı başvurusu reddedilince Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvuran ve Adalet Bakanlığının meslekten ihracını talep ettiği YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu.

Diğeri ise kimi Ergenekon soruşturması sanıklarıyla ilişkide olduğu iddia edilen ve Adalet Bakanlığınca meslekten ihracı talep edilen Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz!

Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun başvurusunu kabul ederek TİB'e baskın kararı veren Kaçmaz, TİB'de yapılan inceleme sonrası oluşturulan "Yargıtay Başkanlık Santrali ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in dinlendiği"ni gösterir raporu medyaya servis etti!

Bunun üzerine kopan gürültüye, Yaz Kararnamesi'nin çıkması, Ergenekon dava ve soruşturmasının hakim ve savcılarını görevden almak istemeleri sebebiyle geciken HSYK toplanarak "savunma pozisyonundayız" açıklaması yaparak, Yargıtay'da kısmen ihtiyatlı bir tavırla "ön inceleme" kararı vererek katkıda bulundu.

Ergenekon Operasyonu'na mesafeli, hatta karşısında pozisyon almış medya organlarında meselenin ele alınışı karşısında vatandaş Ahmet'in "beni de dinliyorlar mı acaba?" diye düşünmemesi için fazlaca rahat olması gerekir.

Ve bu rahatlık yoksa vatandaş Ahmet'in, Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in "Başkanlık kurulmadan önce bir ülkenin başbakanının 6 yıl hakim kararı olmadan dinlendiği, kayıtlarının ele geçirildiği ve gazetelere servis yapılıp tartışıldığı hususlarla ilgili olarak her nedense toplumumuzda bir tartışma yaşanmıyor. Hiçbir hakim kararı yok, bir ülkenin Başbakanı 6 yıl dinleniyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor, ama hakim kararı ile yapılıyor, bugün tartıştığımız dinlemeler, usulüne uygun ve mevzuatta yazan hususlara uygun dinlemeler yapılıyor, her nedense toplum ayağa kalkıyor. Bu çifte standarttan kurtulmamız lazım" şeklindeki açıklaması üzerine kafa yormasını, orkestra'nın şefinin mahir yönlendirmeleri ile kulaklara üflediği namelerin asıl hedefini düşünmesini beklemek gerçekçi olmaz!

Doğrusu hem orkestranın bireylerini hem de maharetli "şef"lerini takdir etmemek imkansız...

7 Temmuz 2009 Salı

Çok mühim...

Pana Film'in, Kurtlar Vadisi Pusu aleyhine girişilen dezenformasyon çabalarına, dizinin yayınlanması için "siyasi iktidara yakın" etiketi yapıştırılmış bir kanalı seçmeyerek lojistik destek vermemesi beni şaşırtmadı. Benlentimin bu yönde olduğunu daha önce ifade etmiştim. Pana Film yayınladığı duyuru ile, Kurtlar Vadisi Pusu'nun yeni sezon bölümlerinin, Aydın Doğan'ın kanalı Star TV'de ekranlara geleceğini açıkladı.

Serüvenine Mehmet Emin Karamehmet'in Show TV'sinde başlayan Kurtlar Vadisi, bir ara uğradığı Doğan Medya Limanı'na bu vesile ile tekrar uğruyor. Kurtlar Vadisi'nin bütün serüveni boyunca "zoom" yaptığı esas konuya aslında son derece mesafeli yaklaştıkları, yayın politikaları ile ortada olan bu iki medya gurubu, Vadiye neden evsahipliği yapmış olabilir?

Cevap, Pusu'dan önce "Baron Karahanlı ve Konseyi"nden, Pusu serisi ile de "Tataroğlu Ailesi" başta olmak üzere, Türkiye'de etkin sermaye sahibi ailelerden söz eden bir çalışmanın, 'yaban ellere' bırakılamayacak kadar önemli olması olabilir mi diye düşünüyorum.

Ne dersiniz?

23 Haziran 2009 Salı

Pusu...

Kurtlar Vadisi Pusu, 11 Haziran gecesi yayınlanan sezon finali ile ekranlara, yeni yayın dönemine kadar veda etmişti. Gerçi dizi, Kanal 7'de yayınlanan Kurtlar Vadisi serisinin eski bölümleri ve sezon finali sonrası Show TV'de ekrana gelen Pusu'nun tekrar bölümleri ile gündemde kalmaya devam ediyordu. Ancak çalışma bu sefer, Pana Film'den yapılan duyuru sebebiyle farklı bir konu ile tekrar gündemde.

Pana Film'den yapılan duyuru daha çok "maddi sebeplerle anlaşmazlık" sinyali verse ve bu açıklama genelde böyle algılanıp, anlaşılsa da ben gerek bu duyurudan, gerek geride kalan sezonda verilen fasıladan ve bu fasıla sırasında servis edilen tezvirattan farklı bir sonuç çıkartıyorum. Bana göre Show TV, gelinen noktada artık Vadi'ye, Vadi'nin verdiği mesaja ev sahipliği yapmak istemiyor.

Geride kalan sezon içinde dizi bir süreliğine ekranlara veda ettiğinde de benzer şeyi düşünüyordum. Maddi sebeplerin öne sürülmesi, o gün bana inandırıcı gelmiyordu, bu gün de gelmiyor. Ayrılık için maddi sebepler, ne kanal, ne de yapımcılar açısından makul görünmüyor.

Olaya kanal açısından bakarsak, tekrarları dahi reyting sıkıntısı çekmeyen bir dizinin maddi sebeplerle elden kaçırılması, hele ki dizi yapımcılarının "Bizim Show TV ile ilgili özel bir hukukumuz var" türü açıklamaları da düşünülürse nasıl makul görülebilir? Meseleye yapımcılar açısından bakarsak da, Kurtlar Vadisi aleyhine yapılan onca tezviratla dizi, "siyasi otoritenin güdümüne girdi" şeklinde eleştirilirken ve günlerdir kamuoyounda tartışılan son 'andıç'ta adı "Vatandaşlar tarafından yoğun olarak izlenen ve gündemdeki olaylar hakkında kamuoyunu yanlış yönlendiren‚ Kurtlar Vadisi‚ Kollama ve Tek Türkiye benzeri diziler hakkında olumsuz haberler yaptırılarak söz konusu dizilerin güvenilirliğinin yitirilmesi sağlanacaktır." şeklinde anılmışken çalışmanın maddi sebeplerle başka, özellikle siyasi iktidara yakın olduğu düşünülen bir kanala geçmesi ne derece gerçekçi bir adım olur?

Kurtlar Vadisi'ni hazırlayan ve sunan ekibin Türkiye ve Dünya'yı okumada bu güne kadar gösterdiği başarıdan hareketle, Pana Film'in kendi arzusu ile böyle bir hatayı asla yapmayacağını düşünüyorum. Düşüncem o ki, geride kalan sezonda verilen anlamlı fasıla'da dahi yapımcılar bu düşünce ile hareket etti ve haksız eleştirilere prim vermemek adına, Show TV ile anlaşmada maddi tavizi veren taraf oldu. Aynı dönemde Rasim Ozan Kütahyalı marifeti ile servis edilen kurmaca tezvirata tekrar dönüp baktığımda, yapımcıların doğru mesajı aldığına eminim.

Şimdi tekrar dönüp Kurtlar Vadisi'nin hangi kanalda yayınlandığına, bu kanalın mensubu olduğu guruba, gurup patronunun Mehmet Emin Karamehmet olduğu gerçeğine, Karamehmet'in son dönemlerde afişe edilen garip ilişki ve bağlantılarına baktığımda, "Karamehmet ve kanalı üzerinde oluşturulan baskı sebebiyle Vadi ile yolların ayrılma noktasına gelindiği" sonucuna varıyorum.

Bakalım "Pusu" senaryosu yazanlar, kendilerine kurulmuş bu pusudan nasıl kurtulacaklar.

Bekleyip göreceğiz...

19 Mayıs 2009 Salı

Gül'ün ömrü her daim az mı olur?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir süredir Güneydoğu meselesi etrafında söylediği sözler, özellikle 'Tarihi Fırsat' sözü ile gündemde iken, dün gündemde olma hali ve içeriği, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin aldığı bir kararla dönüşüm geçirdi.

Mahkeme aldığı kararla, Gül'e dair Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, 'kayıp trilyon' davasından 'kovuşturma yapılmasına yer olmadığına' ilişkin kararını kaldırdı. Mahkeme bunu yaparken Cumhurbaşkanı için 'şüpheli' ifadesini de kullanarak, görünüşte hukuki esasta ise siyasi tartışmaları ateşledi.

Türkiye 'Kurumlar üzerinden muhalefet' geleneğine sahip, bu konuda son derece birikimli, tecrübe sahibi bir ülke ve belki de Dünya'da bu anlamda başkaca bir muadili yok. Abdullah Gül'ün sanığı olmadığı ve yargılanmadığı bir dava ile ilgili olarak, şu anda oluşturulmaya çalışılan durumun, Gül'ün Çankaya adaylığı açıklandıktan sonra ortaya atılan ve E-Muhtıra ile desteklenen 367 garabetinden çok da bir farkı yok. Bu gün sorulması gereken "367, Gül Çankaya'ya çıkmasın diye sahnelenen bir piyes iken, bu gün sahnelenen oyunun amacı ne?" sorusudur.

Çankaya'nın imajı ve itibarına darbe indirmek adına seçilen zamanın 'Tarihi Fırsat' ile işaret edilen zamanla çakışması bizi yeniden 'çarpışan iradeler' gerçeği ile yüzleştiriyor. Çankaya Türkiye'nin kronik problemlerinin çözümünde aktif rol alma iradesi sergiledikçe benzer çıkışlarla 'Gül'ün ömrü az olur' türküsünün terennüm edileceğini kestirmek güç değil. Bu günden bilemediğimiz, Türkiye'nin problemlerini aşma iradesi karşısında, problemlerden beslenenlerin 'direnme' iradelerinin ne kadar dayanacağı ve bu süreçte kaybedilecek zamanın ne kadar olacağı.

Sancısız değişim/dönüşüm olmuyor, Nisan 2007'den bu yana yaşadıklarımız bunu bir kez daha gösterdi. Süreç sonunda kazanan Türkiye olacaktır...

30 Mart 2009 Pazartesi

Seçmen işini bilir...

Türkiye dün sandık başındaydı. 29 Mart Yerel Seçimlerinde Millet İradesinin ne yönde tecelli ettiği, seçmenin verdiği mesaj, an itibariyle artık netleşmiş durumda. Önümüzde duran tablo bizlere önemli mesajlar fısıldıyor. Bunlardan birincisi ve tartışmasız olan seçmenin İktidar'a ciddi bir uyarı yaptığı, "ihtar" verdiğidir. Bu ihtar daha önce sözünü ettiğim "yeni dönem"in temel karakteristiğinin altını çizmesi ve seçmen bilincine yaptığı gönderme açısından çok önemli bir mesajdır.

Örtülü DETENTE teklifi başlıklı yazımda belirttiğim gibi "Türkiye'de siyasal taleplerinden feregat edip iktidar kalabilme dönemi mutlak manada bitmiştir. Ulaşılan toplumsal bilinç, siyasi temsil görevini üstlenenleri, kendileri için belirlenen ve meşruiyeti olmayan kırmızı çizgilere riayet etme iradesi gösterdiği anda cezalandıracak olgunluğa ulaşmış bulunmaktadır."

Bu teşhisten hareketle rahatlıkla AK Parti'nin, hakkında açılan "Kapatma Davası" süreci sonunda yaşadığı kısa süreli ve düşük yoğunluklu sarsıntının, Türkiye'yi okumada verdiği "anlam/eksen kayması sinyali"nin seçmen tarafından, ilk fırsatta açıkça cezalandırıldığını söyleyebiliriz. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da alınan sonuçların salt "etnik milliyetçilik" ekseninde ele alınması bu açıdan bakıldığında son derece yanlıştır. Siirt, Mardin ve Tunceli'de seçmenin İl Genel Meclisi ve Belediye Başkanlıkları tercihlerinde gözlemlenen farklılık, yine bu açıdan baktığımızda çok anlamlıdır.

Seçim kampanyaları boyunca basınımızda sık sık dile getirilen seçimin seçmence "genel seçim" havasında değerlendirileceği tespitinin aksine seçmen, Türkiye'nin önemli bir bölümünde, Çanakkale, Manisa, Balıkesir, Uşak, Isparta, Eskişehir, Adana, Mersin, Şanlıurfa gibi illerde, İl Genel Meclisi ve Belediye Başkanlıkları tercihlerinde gözlemlenen farklı tercihi ile "yerel seçim" bilinci içinde hareket ettiğini göstermiştir. AK Parti özelinde, anılan illerin önemli bir bölümünde (ve ilçelerinde) aday tespitlerinde tabanın/teşkilatın sesinden çok, İl Milletvekillerinin tercihlerinin öncelenmesine karşı seçmenin İl Genel Meclisi ve Belediye Başkanlıkları tercihlerinde gözlemlenen farklı tercihi, 29 Mart Yerel Seçimlerinde seçmenin verdiği ikinci önemli mesajdır.

Seçim'in, İktidar'ın oy kaybının gölgesinde kalacak olan bir diğer mesajı Ana Muhalefet'e dönük olanıdır. Geriye dönüp, bundan önce defaatle benzer mesajlara muhatap olmuş Ana Muhalefet'in "mesaj okuma/algılama" kaabiliyetine baktığımda, 29 Mart'ta verilen mesajın doğru okunacağına dair bir ümide kapılamıyorum.

Sandık sonuçlarından hareketle ifade edilebilinecek bir diğer ilginç nokta da, iç kamuoyunda seçim kampanyaları boyunca muhalefet ve merkez medya tarafından en sık işlenen "ekonomik kriz" temasının, halkın gözünde yeterli inandırıcılığa sahip olmadığının sonuçlardan okunuyor olmasıdır. En azından seçmenin şimdilik bu noktada İktidar'a bir fatura kesmediği söylenebilir.

Netice itibariyle ve totalde bu seçim ve sonuçları, bir kez daha halkına/milletine güvenmeyen, seçme/seçilme erk ve rüşdü noktasında şüphe izhar eden anlayış ve sahiplerine "seçmen işini bilir" dersi ve mesajını vermiştir.

Sonuçlar vatana/millete hayırlı/uğurlu olsun...

24 Mart 2009 Salı

Amuda kalktılar, daha ne yapsınlar!




Kanal B izlemem, uydu alıcımda kanal listesindeki konumu nedir onu bile bilmem.

Bu hadiseyi görünce "konuya dair bir açıklama vs var mı?" diyerek akşam saatlerinde bir bakayım dedim.

Baktım ki, video içeriği ile mütenasip olarak Nahit Duru abimizin karşısında Saadet Partisi Bağcılar adayı Mukadder BAŞEĞMEZ oturuyor!

E güzel, Mukadder bey ve Saadet Partisi'ne de elbette Türk Televizyonları kapılarını açmalı.

Esas mevzumuza dönersek ifade etmeden geçemiyeceğim, Nahit abimiz çok haksız ve acımasız konuşmuş. Doğan Medyası Kılıçdaroğlu için neredeyse amuda kalkmış durumda, ekstra yapabilecek neleri var ?

Türkçe'nin bülbülü Mehmet Ali Birand konuğu Kılıçdaroğlu'na milyonlar önünde ekranlarda "İnşallah kazanıcağnız" bile dedi, daha ne olsun!

Bundan sonra Nahit abimizin sıkı izleyicisiyim...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Ayrı değil, aynı...

Kurtlar Vadisi Projesi, 2003-2006 aralığında, Türkiye'de siyasi alanı dizayn etmek, sivil alanı daraltmak, darbe ortamına zemin hazırlayarak yönetme erkini ele geçirmek ve askeri vesayet rejimi oluşturmak isteyen militarist güçlerce, amaçları doğrultusunda 'piskolojik operasyon' kapsamında kullanılan bir araç mıydı?" sorusuna, Türkiye gerçeğini bilen ve söz konusu diziyi söylenen tarih aralığında izleyenlerin verebileceği cevap 'Hayır' dır.

Tam aksi istikamette, ciddi enformasyon yapmış bir dizi için bunları söyleyebilmek, salt 'yaşanmış gerçekliklerden kopmak'la izah edilemez.

Son iki yazımda, bir süredir, Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı ismi üzerinden, maksadı Türkiye'nin son iki yılına damgasını vurmuş, kamuoyunun 'Ergenekon Operasyonu' ismiyle andığı sürecin kamil simülasyonunu (Kütahyalı ve benzeri düşünenler, KV'nin 'savcılı' bölümlerine göz atsın) 2003-2006 döneminde Türk Televizyonlarında, Sinema/TV tekniği ile ekranlara taşımış, izleyici kitlesini işlediği konu açısından ciddi anlamda enforme etmiş, bu gün yaşanan 'kompleks' sürecin ve halen devam eden davanın topluma hiç yadırgatıcı gelmemesi, bu konudaki başarısına bağlanmış bir çalışmanın 'etkisizleştirilmesi' olduğu çok açık, bizatihi bir 'ters manyel' örneği/denemesi olan 'karartıcı' propaganda'yı ele alıyorum.

Ve bunu yaparken bir soruyu gündeme getiriyorum : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?"

Bu sorunun arka planında bariz bir gerçekliğe gönderme yapılıyor, soru ile amaçlanan, "'Kurtlar Vadisi Projesi'ni 'Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi'" olarak gören akıla, "'KV Terör'ü yayından kaldıran irade ile, Türkiye'de darbe ortamı hazırlayıp, Askeri Vesayet Rejimi'ne geçiş hazırlığı içinde olan irade ayrı mı, aynı mı?" sorusunu sormuş olmak ve bu vesile ile atılan 'ters köşe' çalımını afiyetle yediklerini muhataplarımıza hatırlatmak.

Şubat 2007'de ekranlara merhaba diyen, birinci bölümünü 30 Milyon İnsanın izlediği Kurtlar Vadisi Terör çalışmasına dair çürütücü kampanya, çalışma henüz yayınlanmaya başlamadan, dizinin tanıtımları dönmeye başlamışken start almıştı.

Korkunç bir kampanya ile, henüz tek bir bölümü izlenmemiş bir dizi için 'iç barışımızı tehdit edecek, şiddeti körükleyeyip faşizan güdüleri tahrik edecek' gibi, dizinin 1. bölümü ekranlara geldikten sonra 'karartıcı' mahiyeti açığa çıkan argümanlarla, çalışma hedef tahtasına kondu. Ardından izlenen 1. bölüm ile çalışmanın, Türkiye'nin yakın geçmişine ipotek koyan, binlerce İnsanımızın canına malolan, ülke kaynaklarını sömüren, iç barışımızın sağlanması önündeki en büyük engel Terör belasının iç-dış bağlantılarına zoom yapacağı ve bu işlemde 2003-2006 döneminde gerçekleştirdiğine benzer bir başarıyı yakalayacağı anlaşılınca, kampanyanın dozu arttırıldı ve hiç öngörülemeyen tarzda, örneği olmayan bir uygulama ile dizi yayından kaldırıldı.

Kampanyanın medya ayağının ana güdücüsü 'Doğan Medya Gurubu' idi. RTÜK'e diziyi şikayet edenlerin on binleri aştığını da, dizinin doğu ve güneydoğu anadolu'da ne denli rahatsızlıkla! karşılandığını da Doğan Medya Gurubu'na bağlı yayın organlarından, 'ayran kabartan' retorikler eşliğinde öğrendik. Bir başka ilginçlik! dizi'nin yayından kaldırıldığının duyurulduğu gün yaşandı. 'Siyah' kod adı ile maruf olduğu söylenen, dönemin Sabah yazarı köşesinde, Kurtlar Vadisi Terör bağlamında "Askerler
son derece rahatsız" diyerek işaret fişeğini ateşlemişti.


Yapımcı firma ve yayıncı kuruluş, RTÜK tarafından Show TV'nin yayın lisansının iptali ile tehdit edildiğini, çalışmanın RTÜK baskısı ile 'sansürlendiğini' söylüyor, RTÜK Başkanı ise 'yok öyle bir şey' diyordu. Dizinin yayından kaldırılmasının görünürdeki faili, RTÜK'e diziyi kişayet eden 'Vatandaş Ahmet'ti.

O dönem, 'Faili Meçhul' olarak kalan bu eylemin gerçek failleri ile yüzleşebilmek için, takvimlerin Mart-Nisan 2007'yi işaret etmesi beklenecekti.

Bu dönemde Türkiye, yakın tarihte, nispeten 'uyku halinde' bulunan Terör saldırılarının ani bir ivme ile yükselmesi gerçeği ile yüzleşti. Terör eylemleri sonucu neredeyse her gün bir ilde, Şehit Cenazesi Töreni ve bu törenlerde, siyasi iktidarı hedef alan ve dozu yükselen protestolar gördük. Aynı dönemde Türkiye bir yandan da Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi sıcak bir gündem maddesini tartışıyor, bütün bunlar olurken bir yandan da, ülkenin büyük illerinde adına Cumhuriyet Mitingleri denen ve o dönem başkanlığını Şener Eruygur’un yaptığı ADD öncülüğünde düzenlenen bir dizi miting, ülke gündeminde terörle birlikte bir numaraya oturuyordu.

Mart-Nisan 2007 aralığının ilk ve son çeyreğinde yaşanan 2 hadise de, söz konusu zaman diliminin 'seçilmişliği' açısından manidardı. 13 Mart 2007'de, Gazeteci Şamil Tayyar, köşesinde Özden Örnek'e nispet edilen 'Darbe Günlükleri'nden söz etmiş, 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya'da, 'Zirve Yayınevi'ne düzenlenen saldırıda üç kişi öldürülmüştü.

Yani ?

Yani, Türkiye'nin yakın geleceğinin en büyük problemine, onun iç ve dış bağlantılarına zoom yapacak Kurtlar Vadisi Terör, tam da, nispeten 'uyku halinde' olan Terör'ün tekrar uyanacağı, Türkiye'nin 2003-2004 döneminde 2 darbe girişimini atlattığı gerçeği ile yüzleşeceği, 'Tehlikenin Farkında Mısınız?' kampanyası ile birlikte Cumhuriyet Mitingleri denen organizasyonlarla siyasi alanın, atlatılan darbe girişimlerinin en etkin aktörlerince dizany edilmesi girişimlerinin yaşanacağı zaman diliminin hemen arafesinde yayından kaldırıldı.

Karşımızda duran tabloda gördüğümüz, Kurtlar Vadisi Terör'ü yayından kaldıran iradenin, Mart-Nisan 2007 aralığında 'uyuyan' Terör'ün uyanacağını, ülke gündeminde birinci sırada yer alacağını bilen, toplum nazarında söyledikleri hüsnü kabul görmüş/görecek ve 'Terör olgusunu işleyecek' bir çalışmanın, o dönemde ekranlarda bu olgunun arka planına zoom yapması sonucu, 'tırmanan terör'le elde edilmesi umulan sonuçları sakatlayacağından endişe eden, bunu engellemek için 'medya ayağında güçlü partnerlere' sahip olan bir irade olduğudur.

Bütün bunlarla birlikte, bu gün 'Ergenekon Operasyonu'nun tam karşısında, savunma pozisyonunda konumlananlarla 'Kurtlar Vadisi Terör yayından kaldırılsın' kampanyasını güdenlerlerin aynı odaklar olduğu ile, RTÜK'ten geldiği söylenen baskıya 'boyun eğen' ve ciddi bir direnç göstermeyen kanalın sahibinin, yakın tarihte Kütahyalı'nın Gazetesinde afişe edilen bağlantılarını aynı anda ele aldığımızda vardığımız sonuç : "KV Terör'ü yayından kaldırtan iradenin, tırmanacak Terörü ve bunun toplum kesimlerinde uyandıracağı infali siyasi-sivil alanı daraltmak, yeniden dizayn etmek için kullanacağı, toplumda oluşacak kutuplaşmaları tahrik ederek meydana gelecek kaos ortamından bir vesayet rejimi devşirmeyi planlayan irade" olduğudur.

Dolayısıyla "'KV Terör'ü yayından kaldıran irade ile, Türkiye'de darbe ortamı hazırlayıp, Askeri Vesayet Rejimi'ne geçiş hazırlığı içinde olan irade ayrı mı, aynı mı?"sorusunun cevabı "aynı" dır.

Bu gerçeklerle yüzleşmesi gereken Rasim Ozan Kütahyalı, bu yüzleşmenin hemen akabinde kendisine "Beni kim(ler) ne amaçla yönlendiriyor?" sorusunu sorup, özeleştirisini yapmalıdır ki "Kimler adına ve ne amaçla 'ters manyel' yapıyorsun?" sorusuna muhatap olmasın...

17 Şubat 2009 Salı

AZ SONRA...

Dün gece, bir arkadaşım aradı ve ÜLKE TV'de yayınlanan, Gazeteci Turgay Güler'in hazırlayıp sunduğu SIRADIŞI programına Rasim Ozan Kütahyalı'nın konuk olduğunu söyledi.

Televizyonun karşısına geçtim ve konunun, Kütahyalı'nın son dönemde bir dizi yazı ile yetinmeyip, kanal kanal gezerek de işlediği "Kurtlar Vadisi-Ergenekon Yönlendirmesi" kurgusu olduğunu gördüm. Konuyu daha önce ele aldığım yazının finalinde Kütahyalı'ya bir soru sormuştum, aynı soruyu e-posta yolu ile programa ilettim. Sorumuz malum : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?"

Sağolsun Turgay Güler, e-posta'yı okudu ve soruyu muhatabına yöneltti. Fakat ne Kütahyalı'dan, ne de sonra topa giren Güler'den makul bir cevap alamadık, esasen alamazdık da. Zira sorulan sorunun arka planında yatan gerçek aglılanmış olsaydı ne Kütahyalı Kurtlar Vadisi hakkında dillendirdiği kurguyu 'servis' ederdi, ne de Turgay Güler bu servise ev sahipliği yapardı. Bu sebeple doğru/makul cevap alamamanın ötesinde, sorulan sorunun kapsama alanı ile örtüşmeyen, esasen yeni sorular soran ve Kütahyalı'nın tezi ile de mütenasip olmayan sorulardı, yanıt kabilinden verilenler.

Bu yüzden, sorduğum sorunun bana göre sahih cevabını vermek, boynumun borcu oldu.

Tam bu noktada "KV Terör'ün yayından kaldırılması ile Rasim Ozan Kütahyalı'nın dile getirdiği iddialar arasında nasıl bir bağlantı var?" sorusu akla gelebilir. Bu sebeple önce ve kısaca tekrar Kütahyalı'nın, patentinin kendisine ait olduğunu da sanmadığım, son günlerde büyük bir heyecanla dile getirdiği kurgusuna göz atmamız gerekiyor.

Dile getirilen iddia kabaca şöyle : "Kurtlar Vadisi çalışması, 2003-20006 döneminde, Türkiye'de darbe ortamı hazırlamak isteyenlerce yönlendirilmiş bir piskolojik harp çalışmasıdır. Kurtlar Vadisi'ni hazırlayan ekibin Milliyetçi-Muhafazakar aidiyet bağları üzerinden izleyiciye "ters manyel" yapıldı, "bizim çocuklar" gözüyle bakılanlar eliyle söz konusu kitleye "ayar" verildi. Bunda büyük başarı sağlandı, o sebeple Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi Kurtlar Vadisi’dir."

Yani ?

Yani, "Kurtlar Vadisi projesi, Türkiye'de siyasi alanı dizayn etmek, sivil alanı daraltmak, yönetme erkini ele geçirmek, askeri vesayet rejimi oluşturmak isteyen militarist güçlerce, bu amaca dönük olarak, kitleler üzerinde 'piskolojik operasyon' kapsamında kullanılan bir araçtır" diyor Kütahyalı.

'Kurtlar Vadisi Projesi' toplumu manipüle etmek, siyaseti vesayet altına almak, Türkiye'yi darbe ortamına sürükleyerek, yönetme erkini ele geçirmek isteyenlerce kullanılan bir araç ise, bu aracın, "Kurtlar Vadisi Terör" versiyonuna itiraz edenler, başlattıkları kampanya ile yayınlanmasını engelleyenler karşı kutupta yer alanlar olmalı.

Acaba gerçekte durum bu mu ?

Bu soruya verilecek yanıt için, önce kurgunun ön kabulüne ve bunun en büyük dayanak noktasına bakmamız gerekiyor.

Kütahyalı'nın bu tezi temelendirmek adına kullandığı yegane argüman, Kaşif Kozinoğlu imzalı olduğu söylenen MİT Raporu. Kütahyalı'nın bir yazısında değindiği gibi söz konusu rapor 19 Mayıs 2005 tarihinde Milliyet Gazetesinde haber olmuştu. Rapor'a Milliyet üzerinden göz atalım :

"Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'yla bağlantılı olduğu iddiasıyla İstanbul'da yargılanan MİT'çi Kaşif Kozinoğlu'nun, Cumhurbaşkanlığı'ndan MİT'e gelen ihbar mektubunun araştırılması kapsamında 2004'te hazırladığı ve Müsteşar Şenkal Atasagun'a sunulan 2 sayfalık rapordaki saptamalar, 12 maddede toplandı. Kozinoğlu'nun, teşkilat bünyesinde, hakkında yürütülen idari soruşturma kapsamında kendi faaliyetlerine delil olması için MİT başmüfettişine verdiği, ilgili dosyaya giren raporu, - içindeki bazı yanlış ifadelerle birlikte- şöyle:

-Dizi, halen cezaevinde bulunan Karagümrük çetesi lideri Nuri Ergin'in (Nuriş) yönlendirmeleri ile senarist Raci Şaşmaz ve yönetmen Osman Sınav tarafından gerçekleştirilmektedir.

-Dizideki tiplemeler, Ergin tarafından dikte ettirilmektedir. Dizideki Çakır, Ergin'in gerçek hayattaki rakibi Çakıcı'dır. Cerrahpaşa çetesi lideri olarak canlandırılan 'Halit', 'Ergin'dir. Dizide "Çakır", "Halit" tarafından vurulmuştur.

-Dizinin finansörü olarak görünen Tahir Kıran, armatör Turgut Kıran'ın oğlu, Şadan Kalkavan'ın da ortağıdır. Dizinin esas finansörü iki kardeş Sedat ve Vedat Kasım'dır. Yavuz Ataç ve Korkut Eken'le irtibatlıdırlar. Anılanların arasında Show TV Genel Yayın Yönetmeni Soner Yalçın bulunmaktadır. (Ancak Yalçın hiç bir zaman söz edilen görevde bulunmadı.)

-Dizinin senaristi Raci Şaşmaz, Elazığ'da ikamet eden Kadiri Cemaati lideri ve eski Elazığ Milletvekili Abdülkadir Şaşmaz'ın akrabasıdır. (Raci Şaşmaz, Abdülkadir Şaşmaz'ın bizzat oğludur.) Abdülkadir Şaşmaz, diziyle ilgili Raci Şaşmaz'ı yönlendirmektedir. Polat karakterini canlandıran Necati Şaşmaz, Raci Şaşmaz'ın kardeşidir. Gece hayatı ve mafyayla yakınlığıyla tanınmaktadır.

-Ağar'ın da Abdülkadir Şaşmaz ile yakın ilişkisi olduğu ifade edilmektedir. Ağar, dizinin yönetmeni ve ülkücü görüşü benimseyen Osman Sınav'la da İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemden beri yakinen tanımaktadır.

-Raci Şaşmaz ile Sınav, dizide yer alan devlet - mafya - güvenlik güçleri arasındaki ilişkilerle ilgili argümanları Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı Albay H.A.U.'dan almaktadır. U, 9 Ekim 2003'te Jandarma Genel Komutanlığı'nın 0312 278... no'lu telefonundan, Sınav'ın 0532 312.... no'lu cep telefonunu aramıştır.

-U'ya yakın Jandarma Astsubay Başçavuş T.Ü., Raci Şaşmaz ve Sınav'la irtibat kurmuştur.

-Diziye yönelik ihbar mektubunu gönderen şahıs, muhtemelen, Çakıcı ile iş irtibatı bulunan, Jandarma Binbaşı M.Ö.'dur.

-Raporda, görüşme yapılan telefon numaralarının bilgisayar sistemi üzerinden yapılan sorgulama işlemi sırasında mı, mahkeme kararıyla yapılan teknik dinlemede mi saptandığı belirtilmedi."

Evet, işte tezin temel dayanağı bu rapor. Rapor'un neden yazıldığı, ilk bakışta, Vadi'nin üstün körü izleyicilerinin dahi yakalayabileceği çelişkileri, buradan hareketle varılan yanlış hükümleri ve diğer konuları topyekün ele alıp, raporu irdeleyelim :

1- Rapor Kozinoğlu imzalı. Kozinoğlu, Alaattin Çakıcı'yla bağlantılı olduğu iddiasıyla yargılanan bir isim.

2- Kozinoğlu raporu, "hakkında yürütülen idari soruşturma kapsamında kendi faaliyetlerine delil olması için MİT başmüfettişine veriyor".

3- Rapor'da Osman Sınav ve Raci Şaşmaz'ın Nuri Ergin tarafından yönlendirildiği ve dizideki tiplemelerin, Ergin tarafından dikte ettirildiği söylendikten sonra "Dizideki Çakır, Ergin'in gerçek hayattaki rakibi Çakıcı'dır. Cerrahpaşa çetesi lideri olarak canlandırılan 'Halit', 'Ergin'dir. Dizide 'Çakır', 'Halit' tarafından vurulmuştur." deniyor.

Kurtlar Vadisi'nin üstün körü izleyicilerinin dahi burada derhal yakalayabileceği çelişki, rapor'un bir şeyleri ortaya çıkarmaktan ziyade örtmeyi amaçladığını ele veriyor. Kurtlar Vadisi'nin ilk dönemecinde, anlattığı hikayede merkezi bir yeri olan 'Çakır' karakteri ve onun Vadi izleyicisi ile kurduğu ilişkiyi bilen birisinin, bu karakteri Allattin Çakıcı'yı günahı kadar sevmediği noktasında hiç bir tereddüte mahal olmayan Nuri Ergin'in dikte ettiğini nasıl ima edebilir ?

Türkiye günlerce, "Vadi'de hayatını kaybeden Çakır için kılınan gıyabi cenaze namazlarını" ve bunun etrafında yaşanan tartışmaları konuşmadı mı ?

"Çakır karakterinin, Halit karakteri tarafından vurulduğu" doğru olmakla birlikte, senaryo içinde süreç, önce Polat Alemdar karakterinin Çakır'a biat etmeyen Halit'in kardeşini öldürmesi, ardından Çakır'ın Halit tarafından vurulması, en nihayetinde de Halit'in Çakır'ın en sadık adamı tarafından boğularak öldürülmesi şeklinde gelişmiştir. Bu durumda Ergin tarafından, önce kardeşinin öldürülmesinin, ardından da kendisinin boğazlanmasının yapımcı ve senaristlere dikte ettirilmiş olduğuna inanmamız beklenmekte!

4- Söz konusu raporda Soner Yalçın için "Show TV Genel Yayın Yönetmeni" denilmekte, ancak Milliyet'in de belirttiği gibi Yalçın hiç bir zaman sözü edilen görevde bulunmamıştı.

5- Rapor'u hazırlayanların konuya ne denli vakıf! olduklarını gösterir bir diğer nokta, Abdülkadir Şaşmaz için "Raci Şaşmaz'ın akrabası" denmesi. Gazetenin altını çizdiği gibi Abdülkadir Şaşmaz Raci Şaşmaz'ın babasıdır.

Beş madde halinde sıralamaya çalıştığım bu çelişkiler ve maddi hatalar, rapor'un Kütahyal'ı için en cazip kısmına, Raci Şaşmaz ile Osman Sınav'ın, Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı Albay H.A.U (Küyahyalı kastedilenin Hasan Atilla Uğur olduğunu ifade ediyor) ile aralarında geçtiği söylenen telefon trafiği ve söz konusu Albay ile dizi ekibi arasında irtibat sağlayan Başçavuş bilgisine kuşkuyla bakmamıza kafidir.

Bütün bunları göz ardı edip, varolduğu söylenen "telefon irtibatı"nı da gerçek saymamız durumda dahi, Kütahyalı'nın kurgusuna "olabilirlik" kazandırmak adına, Kurtlar Vadisi'nin senaryosundan destekleyici donelere ihtiyaç vardır.

Peki bu doneler var mıdır ?

Net cevabımız : kesinlikle yoktur.

Bu soruya, bütün bir serüveni boyunca, devlet içinde yuvalanmış, kendilerine verilmiş hak ve yetkileri kötüye kullanan, "vatan-millet-sakarya" retoriği ardına gizlenip, şahsi menfaat devşiren çetelerin gizli ve kirli bağlantılarını, ilişkiler ağını afişe etmiş bir çalışma söz konusu olunca nasıl "var" denebilir ki ?

Kurtlar Vadisi startını, "amacı önce siyaseti sonra bütün bir devleti kontrol edip ele geçirmek olan, içinde iş dünyasından, bürokrasiye, mafya yöneticilerinden hukuk adamlarına, uluslararası sermaye ve istihbarat örgütü temsilcilerine kadar, geniş bir yelpazede katılımcısı olan mafyöz bir yapılanmanın" resmini çizerek yapmış, dizinin 1. bölümü sözü edilen yapılanmanın ard arda işlediği 3 cinayet ile başlamıştır.

Bu 3 cinayet, kamuoyunun adına "Susurluk" dediği süreçte çokça gündeminde olan, Behçet Cantürk (dizide Behiç Türkcan), Savaş Buldan (dizide Baris Bulmaz) ve Ömer Lütfi Topal (dizide Önder Zülfü Kosal) cinayetleriydi.

Kurtlar Vadisi, serüvenine bu 3 cinayetin işlenme emrini veren yapılanmanın varlığını anlatarak ve söz konusu yapılanma ve kullandığı mekanizmaları çökertmek adına mafya içine yerleştirilen 'sivil istihbarat' elemanını tanıtarak başlamıştır.

Ve Kurtlar Vadisi'nin, Kütahyalı'nın belirttiği dönem boyunca, 2003-2006 kuşağında işlediği tema, cinayet ve provokasyonlar düzenleyen, ekonomik manipülasyonlar yapan, uyuşturucu ve silah ticaretini kontrol eden, kumar ve vuhuş organizatörlüğüne el atan, bütün bu alanlardan büyük rant araçlarına sahip ve en tepede, bütün mekanizmayı kontrol eden bir konseyin yer aldığı 'Gizli Örgüt'ün Türkiye içinde nasıl bir fonksiyon icra ettiği, dışa bağımlı bir yapılanma olduğu ve ülkenin başına bela bu yapılanmanın tasfiye süreci oldu.

Bu tema mı Türkiye'yi darbe ortamına hazırladı ?

Bu anlatılanlar mı, söz konusu dönemde hangi zihniyetin kontrolünde olduğunu bu gün artık herkesin bildiği JITEM redaksiyonu ?

Bunları söyleyebilmek için, kimin tarafından hazırlandığı ve içerdiği çelişkiler ortada olan bir rapor, yada onlarca karakter içinde para düşkünü portresi ile bir tek 'İplikçi' karakteri yeterli mi ?

Asla.

Kurtlar Vadisi Pusu'nun, açıklanmış ve fakat kamuoyunu çok da tatmin etmemiş sebeplerle ekranlarda olmadığı bir sırada, bu denli hatalı, gerçeklerle örtüşmeyen ve çalışmanın, ilk gününden bu yana anlattıklarına gözlerini yumarak, 'karanlıkta ıslık çalan' bir kurguyla suçlanması, akla başka sorular getirmektedir.

Kurtlar Vadisi Pusu'yu hazırlayan ekip üzerinde "bunlar hükümetin güdümünde" eleştirileri ile baskı oluşturulmaya başlandığı bir süreçte dile getirilen bu tez, daha önce ifade ettiğim gibi bizzat bir "ters manyel" örneğidir ve Kurtlar Vadisi'nin son dönemeçte, "Pusu serisi" ile, serüveninin başından bu yana anlattıklarını daha somutlaştırmasından rahatsızlık duyanların, dizinin verdiği mesajları etkisizleştirme çabalarına lojistik destek olmak ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Buraya kadar, Kütahyalı sözcülüğünde dillendirilen kurgunun ön kabulü, en büyük dayanağı ve içeriğinin eleştirisi yaptık, meselenin nasıl yanlış ele alındığını ortaya koyduk.

Şimdi sıra, esasen bu kadar teferruata girmeye mahal bırakmadan, dillendirilen iddianın mesnetsizliğini ve Kurtlar Vadisi'ni yönlendirildiği iddia edilen çevrelerle Kurtlar Vadisi'nin irtibatının ne olabileceğini ortaya koyan, Rasim Ozan Kütahyalı ve onun ifade ettiği kurguyu benimseyenleri kendi mantıkları içinde yakalayan soruya ve cevabına geldi ancak yazımız çok uzadı.

Soru : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?" idi

Bir sonraki yazıda, bu sorunun cevabı ile birlikte bir başka sorunun cevabı da verilmiş olacak : "Vadi üzerinden ters manyeli gerçekte kim yapıyor?"

12 Şubat 2009 Perşembe

Vadi üzerinden "ters manyel"i gerçekte kim yapıyor?

Taraf Yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, bir süredir Kurtlar Vadisi üzerine yazıyor. Yazılarındaki temel tez şu : "Kurtlar Vadisi, 2003-20006 döneminde, Türkiye'de darbe ortamı hazırlamak isteyenlerce yönlendirilmiş, başarılı bir piskolojik harp çalışmasıdır." Kütahyalı, dizinin yapımcısı ve başrol oyuncusunun "kimlik"lerinden hareketle izleyiciye "ters manyel" yapıldığını, milliyetçi-muhafazakar kitlelerin "bizim çocuklar" gözüyle baktıkları isimler eliyle ters istikamette yönlendirildiğini, hatta bu durumdan iktidarın da azade kalamadığını ifade ediyor.

Bütün bu iddialı kurguyu "Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi yeniden söylüyorum Kurtlar Vadisidır" diyerek finalize ediyor.

Kütahyalı, Kurtlar Vadisi'nde "yabancı düşmanlığı", "devlete hakim ideolojinin ötekileştirdiği toplum kesimlerini dışlamak" gibi, Vadi izleyicilerinin "hilafı hakikat" oldukları noktasında birleşeceği zayıf ve tutatsız tespitler dışında, bu kurguyu temelde ve sadece Kaşif Kozinoğlu imzalı olduğu söylenen, 2004 tarihli, MİT müsteşarı Şenkal Atasagun’a sunulan bir rapora, o raporda bu dizinin o dönemdeki yapımcısı Osman Sınav ile, bu gün Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklu bulunan, söz konusu dönemde Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı olan Albay Hasan Atilla Uğur arasındaki bağlantılara dair yer alan bilgilere bağlıyor.

Kütahyalı "Bu raporda Osman Sınav’ın cep telefonunu Atilla Uğur’un direkt Jandarma Genel Komutanlığı’ndan aradığı belirtiliyor. Numaralar veriliyor... Atilla Uğur ile Osman Sınav’ın 9 Ekim 2003’te yaptığı konuşmanın detayları raporda var..." diyor, devamla "MİT raporunda Atilla Uğur’a yakın bir Jandarma Astsubay Başçavuşu ile Raci Şaşmaz ve Sınav’ın yakın irtibatından da bahsediliyor..." demeyi de ihmal etmiyor.

Evet, hepsi bu...

Dizinin yayında olmadığı bir dönemde karşılaştığımız bu "kurgu" bu bilgiye ve daha sonrasında, dizi içinde cereyan ettiği söylenen ancak somutlaştırılamayan kimi karelere bağlanıyor.

En son söyleyeceğimizi baştan ifade edelim, bu kurgu, yani "Kurtlar Vadisi ile milletçi-muhafazakar kitle üzerinde ters manyel yapıldı, darbe ortamı hazırlanmasına katkı sağlandı" iddiası bizzat bir ters manyel girişimidir.

Yaşanmış gerçeklikle örtüşmeyen, bu diziyi en başından bu yana izleyen seyirci kitlesinin algısı ve zekası ile alay etmek olarak niteleyebileceğimiz bu kurgu, Kurtlar Vadisi'nin son dönemeçte, "Pusu" serisi ile, serüveninin başından bu yana anlattıklarını daha somutlaştırması ve kimi mesajlarını artık çokça "didaktik" bir dille de vermeye başlamasından rahatsızlık duyan, diziyi "hükümetin güdümünde" olmakla yaftalamaya çalışanların bakış açıları ile "makul" karşılanabilinecek ve aynı çevrelerin "amacına" hizmet edecek bir denemedir.

Kurtlar Vadisi, bütün bir serüveni boyunca, devlet içinde yuvalanmış, kendilerine verilmiş hak ve yetkileri kötüye kullanan, çokça "vatan-millet-sakarya" deyip şahsi menfaat devşiren çetelerin gizli/kirli bağlantıları, ilişkiler ağına zoom yapan bir çalışma oldu ve hiç bir evresinde, sivil alanın daraltılıp vesayet rejiminin olumlanmasına alkış tutmadı, tam aksi yönde güçlü vurgular yaptı.

Kütahyalı'nın "Ben o dönem bu dizinin bir bölümünü hasbelkader izlemiştim" demesini, sonradan "dizinin tüm bölümlerinin CD’lerini edin"mesi ile birleştirdiğimizde, kendisine bu çalışmayı tekrar izlemesini tavsiye ediyoruz.

Ön yargılarından sıyrılıp, söz konusu çalışmayı tekrar dikkatle izlediğinde, üstelik hemen birinci bölümünde, amacı önce siyaseti sonra bütün bir devleti kontrol edip ele geçirmek olan, içinde iş dünyasından, bürokrasiye, mafya yöneticilerinden hukuk adamlarına, uluslararası sermaye ve istihbarat örgütü temsilcilerine kadar mafyöz bir yapılanmanın resmedildiğini, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda çeşitli suikast ve provokasyonlar düzenleyip ekonomik operasyonlar yaptığını, uyuşturucu ve silah ticaretinden kumar ve vuhuş organizatörlüğüne uzanan bir yelpazede çeşitli rant araçlarına sahip olduğunu(bu resim Kütahyalı'ya neyi çağrıştırıyor?) ve devletin sivil istihbarat biriminin, söz konusu yapılanmayı çökertmek adına mafya içine bir elemanını yerleştirdiğini görecektir.

Kurtlar Vadisi, anlatmaya çalıştığı girift ilişkiler ağını resmederken bazı "derin suflörlerce" beslenmiş, yönlendirilmek istenmiş, yapımcı ve senaristler de bunlardan yararlanmayı düşünmüş olabilir. Ergenekon İddianamesine bakılacak olursa, kriminal suça bulaştığı iddia edilen kimi zanlıların diziye duydukları derin alaka da manidardır, ancak bu durum, elimizde dizinin söylendiği yönde hareket ettiğine dair somut veriler(en başta senaryo) olmadan tek başına böyle bir kurguyu "sahih" kılmaya yeterli değildir.

Rasim Ozan Kütahyalı'ya, cevabını bulduğunda, kendisini bu kurguyu tekrar sorgulamaya itecek ve böyle bir kurguya yönlenmesini sağlayanlarla yüzleşme olanağı verecek bir soru soralım :


-Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?

İşte bütün gerçek bu sorunun doğru cevabında gizli...

21 Kasım 2008 Cuma

Hepinize günaydın...

Olan oldu, geçtiğimiz pazar günü CHP İstanbul Sultangazi teşkilatının düzenlediği ve Deniz Baykal'ın da katıldığı CHP'ye katılım töreninde yaşananlar ülke gündeminin bir numarasına oturdu ve adına "CHP'nin Türban (hatta çarşaf) açılımı" denen olgu üzerine değerlendirmeler ardı ardına yapılmaya başlandı.

Yaşananları yaklaşan mahalli seçimler öncesi siyasi hinlik/cinlik olarak değerlendiren, CHP ve Deniz Baykal'ın tutumunda samimiyet göremeyen değerlendirmeler yanında, olaya bilindik "laiklik hassasiyeti" noktasından yaklaşan ve "tehlikenin farkındayız" modunda endişeli değerlendirmeler ve eleştiriler yapanlar da görüldü.

Son iki gündür ise, özellikle Doğan Medyası'ndan kimi kalemler, yarınlarda dönüp dönüp hatırlanacak ve hatırlatılacak değerlendirmelere imza atarak, Deniz Baykal ve CHP'nin yeni söz konusu pozisyon alışına alkış tutan ve açık destek veren yazılar kaleme aldılar.

Fikret Bila dün köşesinde Başı örtülüler CHP’li olamaz mı? diye soruyor ve ekliyordu : "CHP de AKP gibi bir kitle partisidir. Siyasi partilerde “tek kıyafet” zorunluluğu olmadığı gibi, başörtüsü de bir siyasi sınır olamaz. CHP’ye oy veren kadınların tümünün başı açık olmadığı gibi, AKP’ye oy veren kadınlarının tümünün başı da örtülü değildir.

(...)

Kadınların başını örtmesini sadece bir siyasi tercih olarak algılamak büyük bir yanılgıdır. Türbanı siyasi simge olarak takan kadınlar, genç kızlar olabilir. Ama bu, bütün başı örtülü kadınların bu güdüyle hareket ettiklerini göstermez. Aksine, gelenek, görenek, dindarlık, aile baskısı gibi siyasi olmayan nedenlerle başını örtenlerle kıyaslandığında, siyasi simge olarak başını örtenlerin oranı çok düşüktür."

Bila, konuya bu gün de köşesinde değinmeye devam etmiş ve "Mütedeyyin kesim, sosyal demokrat değerlere uzak değildir. Altta kalanın canı çıksın ilkesiyle çalışan vahşi kapitalizme, gelir dağılımı adaletsizliğine, eğitimde, sağlıkta fırsat eşitsizliğine, yolsuzluğa, hırsızlığa, rüşvete, yetim hakkı yenmesine, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, kayırmacılığa, din ticaretine karşıdırlar. Ayrıca ulusal çıkarlara ve değerlere de bağlıdırlar. Bu değerler, sosyal demokrat değerler ve ideallerle çelişmez. Sadece dinine bağlı oldukları için dinci partilerin arka bahçesi gibi görülmeleri yanlıştır. Dini değerleri istismar ederek bu insanları kandırmak bir yere kadar mümkündür. Bu nedenle CHP’nin bu kesimlere hitap etmesi, onlarla iletişime geçmesi, onların yaşam koşullarıyla ilgilenmesi, gerçek sorunlarına eğilmesi isabetli bir politika olur. Hatta CHP’nin bu kesimlere ulaşması zorunludur." demiş.

Dün konuyu ele alan bir başka Doğan Medya yazarı Can Dündar'dı : "Doğrusu ben çarşaflı bir kadının CHP’ye üye kaydedilmesini hiç yadırgamadım. Baykal’ın dediği gibi 'Bir insanın kılık kıyafetine bakıp onun düşüncesini ya da ahlaki kimliğini etiketlemek mümkün değildir'. Doğru da değildir."

Reha Muhtar'da meseleye, "laiklik elden gidiyor" diye yaklaşanlara, bu gün Çarşaflı CHP başlıklı yazısında şu soruları sorarak konuya girmiş : "1) Kardeşim siz aklınızı ve demokrasinizi peynir ekmekle mi yediniz?.. 2) Size ne, kime ne, ona buna kime ne bir kadının taktığı türban, ya da çarşaf?..3) Bir kadın çarşaflıysa, ya da türbanlıysa laik olamaz mı?.. Adam sayılamaz mı?.."

Göz kamaştırıcı vede yaşartıcı satırlar...

Finali Ertuğrul Özkök ile yapalım. Özkök bu gün "Baykal son zamanlarda çok doğru işler yapıyor" diyor ve ekliyor : "Partisini, yıllardır içine kapandığı gettodan çıkarıp oy tabanını genişletecek adımlar atıyor. Böylece, AKP’nin, bütün yanlışlarına rağmen kendi eviymiş gibi kullandığı bir siyasi mahallede, 'Ben de varım' diyor."

Bize de dün, kendisine konu ile ilgili yöneltilen soruya Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in verdiği cevabı tekrarlamak düşüyor : Hepinize günaydın...

20 Ekim 2008 Pazartesi

"BÜYÜK HESAPLAŞMA" başlıyor...

Türkiye'nin yakın ve orta vade yaşanmış gerçek tarihi ile gerçek anlamda yüzleşmesine, bir adım ötede hesaplaşmasına sahne olacak Ergenekon Davası, bu gün başlıyor.

12 Haziran 2007 tarihinde, bir gecekonduda ele geçirilen el bombaları ile başlayan süreç, en önemli safhasına böylece erişmiş oluyor. Kamuoyunun beklentisi, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin bakacağı davada, Türkiye'nin gizli/açık muhatap olduğu askeri darbelerin perde arkasına, bu darbelerin gerçekte hedefledikleri amaçlara, büyük güçlerin bölge politikaları çerçevesinde mesajlar içerdiği bilinen suikastlere ve bu suikastlerin gerçek faillerine, bu bağlamda sayısız provokasyonun nasıl ve neden gerçekleştirildiğine, bu provokasyonların faillerinin yanı sıra gerçek azmettiricilerine de zoom yapılması, bu vesile ile Türkiye'nin bu kirli mekanizmalarla ve onların içerdeki partnerleri ile hesaplaşılmasıdır.

İlk etapta davanın işleyiş biçimi bize bu beklentilerin ne kadarının karşılanableceğini, Uluslararası güçler dengesi içinde Türkiye'ye bedel ödeten bir çok kirli tezgahın aydınlatılmasının ne oranda mümkün olacağını gösterecektir. Bu sebeple, davanın start alması ile birlikte, en küçük detayları dahi ıskalamadan yakalama adına bütün gözlerin çevrili olacağı Ergenekon Davası'nın şeffaf bir tarzda görülmesi ve kamuoyunun enforme edilmesi çok önemlidir. Şu ana dek kamuoyuna yansıyanlar bütün hazırlıkların bu hassasiyetleri karşılama yönünde yapıldığıdır.

Susurluk Kazası sonrası söylenen ancak hayatiyet kazanamayan bir cümlenin şimdi telaffuzunun ve hayatiyet kazanmasının tam zamanıdır : ARTIK HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Büyük tasfiye'ye beş kala!

Türkiye son bir haftadır gündemin birincisi sırasını işgal eden bir polemikle yatıp kalkıyor. Başbakan Erdoğan ile Türkiye'nin Medya Baronu Aydın Doğan arasında geçen "açıkla" polemiği sebebiyle gözler Erdoğan'ın, Cumartesi günü partisinin Beyoğlu ilçe kongresinde yapacağı açıklamaya çevrilmişti. Erdoğan burada bilinmedik, yeni şeyler söylemedi. Kamuoyuna daha önce mal olan Aydın Doğan tarafından kendisine gönderilen mektuplara, "imtiyaz" taleplerine değindi ve "cevap olarak şimdi bununla yetinip bu bahsi kapıyorum" dedi. Aydın Doğan'ın buna yanıtı "bir televizyon kanalında sizinle canlı yayında tartışmaya hazırım" oldu.

Peki bu polemik/restleşme noktalandı mı ?

Hiç sanmıyorum.

Bu gürültünün kopmasına görünürde sebep olan şey, Almanya'da görülen Deniz Feneri davasına ismi karıştırılmak istenen Başbakan'ın sert çıkışı. Bu çıkışı, kimileri Türkiye'nin Medya Baronu'nun akçeli işleri için siyasi iktidar üzerinde medya gücünü şantaj aracı olarak kullanmasına siyasi iktidarın isyanı olarak niteledi, kimileri de, Başbakan'ın "özgür basını!" sindirme girişimi olarak. En çarpıcı yorum Fehmi Koru'dan geldi. Koru bu çıkışı, Almanya'da görülen dava ile Türk iç siyasetine ayar verilmeye çalışılmasına bağladı.

Hadise henüz tam netlik kazanmasa, oluşan tabloda flu noktalar bulunsa da, yaşanan hadise Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı sancılı sürecin son kilometre taşlarından birisidir. Son 6 senede yaşanan bir çok olay, yakın tarihimizin gelecekte en çok değinilecek ve kimi meselelerde referans alınacak hadiseleri olacak. Bunlar içinde hiç kuşkusuz en önemli ve merkezi olanı Ergenekon Opersyonu'dur. Kamuoyuna şu ana dek yansıyan yönleri ile temel rengi, uluslararası sistemin gerçek güdücüleri eli ile ülkemizde teşekkül ettirilmiş ve yakın tarihimizin karanlık bir çok hadisesinin perde arkasındaki organizatörüne "zoom" yapmak olan söz konusu operasyon'un artçı şoklara sebebiyet vereceği, operasyonun tasfiyesini amaçladığı mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağı beklenti ve tahminler arasında. Bu bağlamda bu güne kadar Ergenekon Operasyonu'nda, tasfiye edilmek istenen mekanizmaların sermaye ve siyaset ayaklarına dair tatminkar unsurları henüz göremedik.

Şimdi dönüp bu polemiğe, Koru'nun Almanya'da görülen dava üzerinden, geçmişte Tansu Çiller örneğinde yaşanana benzer bir siyasi mühendislik sezmesine, Başbakan'ın çıkışına ve bu hadise etrafında gözlemlenen saflaşmaya baktığımda ben ufukta bir büyük tasfiye görüyorum.

Önce şu tespitleri yapalım :

-CIA Almanya'da etkin, ERGENEKON meselesi ile gündeme gelen NATO'ya bağlı derin mekanizmaların varlığının kabul edilip açıklanmadığı ve dolayısı ile dağıtılmadığı Türkiye ile birlikte tek ülke.

-ERGENEKON Operasyonu kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan kimi zanlıların Alman İstihbaratı ile temasları iddialar arasında.

-Darbe günlüklerinde Aydnın Doğan'ın adı geçiyor. Kendisine "gazeteci olarak mevcut düzene destek vermemesi ve işin sonuna gelmekte olunduğu" bilgisi verilen Doğan'ın desteğinin mutlaka alınması gerektiği, söz konusu günlüklerde ifade ediliyor.

-Doğan Medya Gurubu başlangıcından bu yana ERGENEKON Operasyonu'na mesafeli durdu, hatta karşısında konuşlandı.

-AKP Kapatma Davası sürecinde Doğan Medya Gurubu'nun aldığı pozisyon gereği, davanın neticelenmesi sonrası örtülü detente çağrılarına ev sahipliği yaptı ve olumlu yanıt alınamayışı sonrası yayın politikalarında yeni bir strateji belirledi.

-Deniz Feneri hadisesinde Deniz Baykal ve Doğan Medya Gurubu paslaşma halindeler.

-Deniz Baykal kendi ifadesi ile ERGENEKON'un Avukatı.

-ERGENEKON Davası'nın görülmeye başlanmasına yaklaşıldı, Dava yaklaşık bir ay sonra görüşülmeye başlanacak. Bu kritik dönemeçte, İlker Başbuğ'un Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması sonrası yapılan ziyaret ve ziyareti gerçekleştiren askerin kimliğini de not almak lazım.

ERGENEKON tipi, cesameti ürtkütücü boyutlarda örgütlenmelerin sahneden çekilmesinin iç/dış partnerleri üzerinde mutlaka bir yansıması olacaktır. Aynı şekilde, bu cesamette yapılanmaları tasfiye hareketlerinin başarısızlığa uğramasının, tasfiye hareketi içinde yer alanların tasfiyesi ile neticeleneceğini de söyleyebiliriz.

Şimdi bu tespitler ışığında hadiseye tekrar baktığımızda şu soruyu sormamız gerekiyor : Bu polemik, restleşme ve meydan okuma, taraflardan birinin yada her ikisinin yaklaşan büyük tasfiyenin ayakseslerini duyması/duyurması mıdır ?

Türkiye'nin geleceğinde sahne alacak aktörler arasında, Erdoğan-Baykal-Doğan üçlüsü, kendi kulvarlarında varlıklarını aynı anda gelecekte sürdüremeyecek mi ?

Görünen o ki, sürdüremeyecek...

5 Nisan 2008 Cumartesi

Kabuğu Faşizmle doldurduk...

Dün akşam Haber 7 Televizyonunda yayınlanan, İsmail Kılıçarslan, Tarık Tufan ve Selahattin Yusuf'un birlikte hazırlıp sunduğu Meksika Sınırı'nı izliyorum, bir yanda da hem yararlı hem de zararlı bir meret olan MSN açık, baktım bir arkadaş mesaj atmış ve demiş ki "Şu an Kanaltürk'te bir alt yazı geçiyor. Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mı ? A) olmalı B) olmamalı". Doğrusu güldüm, sonra da aklıma hemen son büyük Türk düşünürlerinden Aysun Kayacı'nın çobanlı, ayaktakım'lı yumurtlaması geldi ve önemsemeden Meksika Sınırı'nı izlemeye devam ettim.

Sonra bir baktım izlediğim programa da gönderilen maillerde bu durumdan söz ediliyor, "uğramak lazım Kanaltürk limanına" deyip kanalı açtığımda bir de ne göreyim, söz konusu alt yazı Hulki Cevizoğlu'nun Ceviz Kabuğu'nda anket sorusu olarak izleyiciye soruluyor. Gözlerime inanamadım, böyle bir garabetin Ceviz Kabuğu'nda cereyan edeceği aklımın ucundan kenarından geçmemişti. Şaşkınlığımı atamamışken bir de baktım canlı telefon bağlantısı ve karşımızda Aysun Kayacı.

Kayacı, olgunlaşmamış düşüncelerini ifade etmekten duyduğu pişmanlığı ifade sadedinde "ettik bir halt" dolaylarında gezinirken devreye Cevizoğlu girdi ve İzmir Milletvekili İsmail Katmerci'ye ait asla tasvip edilemeyecek sözleri önündeki gazeteden okumaya başladı. Telefondaki isim henüz düşünce dünyasının berraklaşmadığını ve öğrenme sürecinin de devam ettiğini ifade etmiş genç bir kadın en nihayetinde, yutkundu ağladı ve konuşmayı daha fazla sürdüremedi. Bu beni bir İnsan olarak elbette üzdü, ancak daha da üzücü olan bu piskolojik tahrikten/tetiklemeden sonra Cevizoğlu'nun, oluşan duygusal atmosferden de yararlanarak Eflatun'un 2.400 küsür yıl önce kaleme aldığı Devlet kitabından seçme/seçilme kriterlerine atlaması, oradan da Fransız Devrimi sonrası oy verme hakkının sadece vergi verenlere tahsis edildiğine zıplaması oldu. Son olarak da bir siyaset bilimciye ait, 98 basımı bir kitaptan öyle satırlar okudu ki programın konuklarından Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ "iyi ama sayın Cevizoğlu, bunun sonu faşizme, hitler uygulamalarına gider" demek zorunda kaldı. Bunun üzerine Cevizoğlu "Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mı ?" anketine katılımın beş binin üzerine çıktığını ve sonucun %82 oranında B) olmamalı seçeneği lehinde olduğunu ifade ederek midemin sınırlarını zorlamayı başardı.

Televizyonu kapattım, aklıma yine bir süre önce HaberTürk ekranlarında gördüğüm Besim Tibuk geldi. Siyasetten el ayak çekmesi Fiziki yapısı kadar düşünce yapısının da değiştirmişti Tibuk'un, başörtüsü meselesinde söyledikleri ile "siyasetçi Tibuk" un kendisine biçilen rol modeli canlandıran bir samimiyetsiz olduğunu ifşa ediyordu.

Türkiye şu sıralar öyle bir dönemden geçiyor ki, artık takılan maskelere ihtiyaç hissedilmiyor, herkes gerçek kimliği ile sahne alıyor. Yıllardır Türk Televizyonlarında izlediğimiz bir isim, eski bir siyasetçi yada toplumun farklı bir katmanında yer almış başka bir karakter'in yaptıkları/söyledikleri görenleri adeta mutasyona uğramış bir yaratıkla karşılaşmışcasına hayret ve dehşete düşürüyor.

Milletten/Sandıktan bekledikleri vizeyi asla alamayacaklarını anlayanlar, dillerinden irtica/gericilik ithamlarını düşürmeyenler, İnsanlığın binlerce yıllık tecrübelerle elde ettiği ve geldiği bu günkü kazanım ve pozisyona itirazlarının meşruiyeti adına mesnedi 2.400 yıl öncesinin antik yunanından devşirmeye kalkıyor ve kabuklarını faşizmle dolduruyor, bunu da utanıp sıkılmadan yapıyor.

Her şeyde bir hayır var derler ya, doğrudur. Bu süreç bu millete yıllardır yalan söyleyenlerin maskesinin düşeceği, gerçek takiyyecilerin ortaya çıkacağı bir süreç olacaksa Türkiye için bundan büyük hayır mı olur...