ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2008 Perşembe

'650 numaralı esir' kadının çığlıkları!

Birkaç gündür "esir" tutulan bir Müslüman kadının ve üç küçük çocuğunun trajedisini tekrar tekrar okuyorum. Beş yıl boyunca ABD'nin o meşhur "işkence merkezleri"nde kalan, yıllarca kendisinden haber alınamayan, hâlâ çocuklarının akıbeti tespit edilemeyen, CIA'nın gizli esir ticaretinin kurbanlarından birinin ibretlik durumunu izliyorum.

Bizzat devletler, meşru güçler ve kurumlar tarafından yönetilen, dış politika pazarlıklarına konu olan, dolarla alınıp satılabilen insanların hikayelerine özellikle yer veriyorum ben. Çünkü bu örnekler, bu insan hikayeleri, gezegenimizi kontrol altına almaya çalışan, önümüzdeki yüzyılı şekillendirmeye girişen ırkçı zihniyet hakkında entelektüel ve siyasi tartışmalardan çok daha fazla bilgi veriyor bize. Ve, nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuza dair dersler alıyoruz. Srebrenica soykırımının mimarlarını bile koruyanların, binlerce kurban üzerine gizli anlaşmalar yapabilenlerin yedi yıldır yaşadığımız bölgede imza attıkları kötülüklerin en dehşet verici örneklerini elbette çok sonraları öğrenebileceğiz. Ama biz, bildiklerimizi paylaşmanın çok önemli olduğuna inandık hep ve bunu yapmak için çaba harcadık. Bu yüzden de, yine böyle bir olayı aktarmak istedim.

İnsan hakları örgütlerinin hakkında kampanya başlattığı, dünya basınında az da olsa yer alan, Türkiye'de "timeturk" adlı haber sitesinin ısrarla takip ettiği Kandahar'daki işkence kampından Guantanamo'ya uzanan bir "hikaye" bu. Yeni nesil köle ticaretinin, 21. yüzyıla yönelik insan ticaretinin en ürkütücü örneklerinden biri.

Dr. Afiyet Sıddıki, Pakistan kökenli bir kadın. Yakın çevresi tam beş yıldır onu arıyordu. Kaçırıldığında en küçüğü bir aylık, en büyüğü dört yaşında üç çocuğu da kendisiyle beraber kayboldu. Nerede? Pakistan'ın Karaçi kentinden İslamabad'a gidecek uçağa binmek için havaalanına giderken. Sonradan, Pakistan polisi tarafından gözaltına alındığı ve para karşılığı ABD'ye "satıldığı" ortaya çıktı. O da, Pakistan güvenlik güçlerinin ABD yönetimine sattığı 750 kişiden biri oldu. Ya sonrası?

Tam beş yıl, Afganistan'da bilinmeyen bir yerde, gizli bir işkence evinde kaldı. Nerede olduğu bilinmiyordu gerçekten. Neler yaşadı, çocukları nerede, hâlâ tam olarak bilinmiyor. Dr. Sıddiki hakkında bilgi verenler kirli ticaretin diğer kurbanları oldu. Bagram'daki meşhur esir kampında kalan, Guantanamo'ya götürülenler onu biliyordu.

Sıddıki İngiltere vatandaşıydı. Amerika'da eğitim görmüş, MIT'de (Massachussetts Institute of Technology) tıp okumuş, nöroloji alanında çalışmıştı. Akrabalarını ziyaret etmek için Pakistan'a gittiğinde kaçırıldı ve satıldı. Afganistan işgali sırasında Taliban'a esir düşen, sonra bırakılan Yvonne Ridley, bu kimsesiz kadını aramaya başlar. Hikaye ile ilgili ABD basınında haberlere ulaşır. Pakistan mahkemelerine başvurur. Mahkeme 9 Eylül tarihine gün verir. İşte tam bu sırada Dr. Sıddıki ortaya çıkar. Nerede? Elbette ABD'de. New York'ta apar topar mahkemeye çıkarılır. Göğsünde kurşun yarası vardır ve zor ayakta durmaktadır. ABD kaynaklarına göre Afganistan'da ABD ile savaşırken daha yeni yakalanmıştır! Sıddıki silahla ABD askerlerine saldırmış, o sırada yaralanmış! Ne kadar da inandırıcı değil mi?

Hikayenin aslına dönelim. ABD'ye satılan, Bagram ve Guantanamo'da işkenceler gören sonra serbest bırakılan Muzzam Beg, kendisine işkence yapılırken duyduğu çığlıklardan kendi acısını unuttuğunu, çığlığın sahibinin Dr. Afiyet Sıddiki olduğunu söylüyor. Ekliyor: Gecenin karanlığını yaran ama kimsenin kulak vermediği bu çığlığın nerede geldiğini aradım. ABD üssünde işkenceye, tecavüze, dayağa, hakarete uğrayan tek kadın tutukludan geliyordu. Bu kadına tuvalet ihtiyacı bile herkesin gözü önünde, erkeklerin tuvaletlerini yaptığı yerde yaptırılıyordu." O kadının Dr. Sıddıki olduğu beş yıl sonra ortaya çıktı. İşkenceler sonunda bilincini kaybetmiş. Çocuklarının nerede olduğu hâlâ bilinmiyor. Kimse onu bu cehennemden kurtarmamış. Tamamen sahipsiz kalmış.

Dr. Afiyet Sıddiki 1972 yılında Karaçi'de doğdu. Şimdi düzmece bir senaryo ile New York'ta yargılanıyor. Yaralı, çökmüş. Bir kadın, tam beş yıl o meşhur işkence merkezlerinde kalıyor. Para ile alınıp satılan bir esir oluyor. Hangi siyasi hesap, pazarlık bu günahı gözümüzde meşrulaştırasilir.

İki resmini göreceksiniz. Biri diploma töreninde, diğeri şu an New York'ta mahkemeye çıkarıldığında çekildi.

Dikkatle bakın…

13 Mart 2008 Perşembe

'Telekız' muhabbeti.. Bakın neler varmış!

Amerika yeni bir skandalla çalkalanıyor! Merkez medya, New York Valisi Eliot Spitzer'in, saati binlerce dolar olan “seçkin” bir fuhuş çetesinin “9 No'lu müşterisi” olduğunu keşfetti. Türk medyası da konuyu büyük bir ilgiyle izliyor, gazeteler konuya sayfalar ayırıyor. Kim ne yapmış, kimlerle görüşmüş, ne kadar para akarıymış, ne renk bir fahişe seçmiş, kilosu ve boyu neymiş, hangi ismi kullanmış, hangi otelin kaç numaralı odasında kalınmış… Bir haberde merak edeceğiniz ve merak etmeyeceğiniz bütün detaylar anlatılıyor.

Bill Clinton ve Monica Lewinsky olayından bu yana böyle bir skandal deşifre edilememişti. Olayın ahlaki ve siyasi tarafından çok “skandal” boyutu medyanın çok daha fazla ilgisini çekiyor. Bu yapılırken de “gerçek hikaye” üzerinde tam bir karartma uygulanıyor.

Daha önce savcı olan, özellikle fuhuş çetelerine karşı amansız operasyonlarıyla bilinen, bu başarısından dolayı da yüzde yetmiş oy oranıyla New York Valisi seçilen Spitzer, 2012 yılında ABD Başkanlığı için hazırlanıyordu. Şimdiki Demokrat aday adayı Hillary Clinton'ın da en önemli destekçilerinden biriydi.

Böyle bir kariyerin bir anda sıfırlanmasının nedeni ne olabilir? “Telekız hikayesi” olan tek siyasi değildi ya! Neden bu skandal Spitzer'i toprağa gömmek için kullanıldı? Dini ve ahlaki değerler yüzünden mi? Hayır… İşte hikayenin gerçek yüzü burada ortaya çıkıyor.

Olay, 11 Eylül saldırılarından büyük finans trafiğine, örtülü operasyonlardan meşhur şarbon saldırılarına kadar uzanıyor. 11 Eylül saldırıların arkasındaki bilinmezlere vakıf olanlar arasında bir kavga yaşanıyor. Adeta birbirlerine düştüler. On milyarlarca dolarlık para kavgalarıyla 11 Eylül'ün bilinmezleri bir yerlerde birleşiyor.

1- Skandal, Spitzer'in New York emlak baronu ve finans yöneticisi Larry Silverstein hakkında soruşturma açma aşamasında patladı. 11 Eylül saldırılarıyla vurulan Dünya Ticaret Merkezi'nin sahibi Silverstein ve Bush ailesinin ortağı olduğu, krize uğrayan ülkeleri yağmalayan, mezarcılar olarak anılan Carlyle Group bağlantılı bir soruşturma hazırlığı bu.

2- Carlyle Group'un çökme aşamasında olduğu, Silverstein'in grubun kasasından 14 milyar dolar çektiği, bunun çöküşü hızlandırdığı, bunun New York Emekli Sandığı'nı on milyar dolar zarara uğratacağı belirtiliyor.

3- Olay ABD-İsrail vatandaşı tefeci Alan G. Hevesi'ye uzanıyor. Bu zatın, kendisine emanet edilen 100 milyar doları yakınlarının zimmetine geçirdiği bu yüzden de federal soruşturma kapsamına alındığı belirtiliyor.

4- Spitzer'in savcı olduğu dönemde ünlü finans kurumlarına karşı açtığı soruşturmalar yüzünden hedef olduğu, ünlü bankalar ve finans kurumlarının, medya mensuplarının kendisine karşı savaş açtıkları söyleniyor.

5- Dünyanın en zengin adamı Warren Buffet'ın; “516 trilyon dolarlık bir balon patlamak üzere” diyerek küresel finans krizinin devasa boyutlarına dikkat çektiği bir dönemde, finans kurumları, bankalar, ABD halkının paralarını sömürenler, bu paraları İsviçre'de aklayanlar aynı skandalın parçaları olarak öne çıkıyor… Spitzer'in “telekız skandalı” bütün bu karmaşık ilişkiler ağı içinde bir yerlere denk geliyor.

Ancak hepsi bu değil. O masum mu? Elbette hayır!

Spitzer'in 11 Eylül saldırıları, şarbon saldırıları, kara para trafiği ile bir şekilde bağlantısı kuruluyor. Yetkisini kullanarak şarbon saldırılarıyla bağlantılı olan “yakınlarını” soruşturmadan kurtardığı söyleniyor. Silverstein'in yıkılan Dünya Ticaret Merkezi için istediği 7 milyar dolarlık sigorta parası, aslında saldırılarla ilgisi olmayan 7. binanın kasıtlı olarak yıkılması, bu binada CIA'nın New York merkezi ile ABD tarihinin en büyük yolsuzluk skandalı olan Enron'un çöküşünü soruşturan komisyonun merkezinin bulunması özellikle de Spitzer'in 11 Eylül saldırılarının kilit oyuncularıyla bağlantıları baş döndürücü bir ilişkiler ağına işaret ediyor. Skandalı kullananlar da skandalın kurbanı bize göre aynı safta.

Mesele şu:

Skandalın ortaya çıkması namuslu bir insanı yıpratma kampanyası değil. Küresel sermaye ağı içinde yer alan, büyük oranda İsrail'le bağlantılı (Spitzer ve Silverstein Musevi), 11 Eylül saldırıları ve küresel savaş kampanyalarıyla iç içe, yüz milyarlarca paranın döndüğü bir senaryo var ortada. Daha da genişletelim:

Bağlantılar Dünya Ticaret Merkezi'nden Irak işgaline, S.Arabistan ve petrol parasından yeni savaş senaryolarına, küresel ekonomik krizden batması beklenen dev finans kurumlarına, sistem içinde örgütlenen iktidar gruplarından bazı terör örgütlerine kadar uzanan “derin Amerika” içinde bir çatışmanın skandal olarak bize yansımasını görüyoruz.

Hepsinin elleri kirli olduğu halde bize bazıları nasıl da masummuş gibi yutturuluyor. Bizlere de New York Valisi'nin tercih ettiği telekızın ölçülerini öğrenmek kalıyor.

8 Ocak 2008 Salı

İlk tepki...

Sibel Edmonds'un açıklamaları beklenen yankıları oluşturmaya başladı. YeniŞafak yazarı İbrahim Karagül, bu gün kaleme aldığı El Kaide ihaleleri, nükleer kaçakçılık, Türk casuslar! başlıklı yazıda, Edmonds'un iddialarına değindi. "Sadece bir tercümanın bu kadar şey bilmesi mümkün olur mu?" diye soran Karagül'e kulak verelim :

"11 Eylül saldırılarından sonra küresel düzeyde yürütülen olağanüstü soruşturma kapsamında tercüman olarak FBI'a alınan, gizli telefon kayıtlarını deşifre etmekle yükümlü Sibel Edmons, iddiaları yüzünden işinden oldu. O zamandan beri, belli aralıklarla çarpıcı iddialarda bulundu ve hep gündemde kaldı. Karmaşık bir geçmişi olan Edmons çok şey biliyor olabilir. Ama bildiklerinden daha çok bu kadar konuşabiliyor olması dikkat çekiyor. Onun iddialarını okurken “konuşana değil konuşturana bak” söyleyişi aklıma gelmiyor değil.

En son iddiası, “ABD'nin nükleer sırlarını Türk istihbaratçıların pazarladığı” yönünde oldu. “ABD yönetimindeki bazı unsurlarla 11 Eylül saldırılarını yapmakla suçlanan örgütler arasındaki ilişkiye, küresel ölçekli uyuşturucu kaçakçılığına, bütün bunların içinde istihbarat teşkilatlarının rolüne” ilişkin imalarıyla dikkat çeken Edmons, şimdi de Türk ve İsrail istihbaratının nükleer casusluk piyasasındaki işbirliğine dikkat çekiyor.

Türkler ve İsrailliler, nükleer teknoloji ile ilgili askeri ve akademik kuruluşlara 'köstebek' soktular. Bunların içinde Los Alamos nükleer laboratuarı da bulunuyor. Yardımları karşılığında söz konusu yetkiliye yüklü miktarda para veriliyor. Teslimat noktası olarak da Türk Amerikan Konseyi gibi mekanlar kullanılıyor” diyen Edmons, Türkiye, İsrail ve Pakistan istihbaratının ABD nükleer teknolojisine yönelik “ortaklığı”ndan söz ediyor. Burada biraz duralım.

Bunlar, istihbarat dünyasına yönelik en derin ve karanlık sırlar. Edmons, bütün bunları “binlerce saatlik telefon konuşmaları”ndan mı öğrendi sadece?"

Bir dönem Türk basınının büyük bölümü kulaklarını tıkasa da Sibel Edmonds, bu ve buna benzer iddiaları, FBI ile ilişkisinin sonlandırıldığı tarihten bu yana dile getiriyor. Edmonds, dinlemeye alınan bazı suç şebekelerine ait kayıtların tercümesinin, FBI içine sızan ve başka bir ülke istihbaratı ile irtibatlı bir oluşum tarafından manipüle edildiğini, 11 Eylül'de meydana gelen saldırılarda kullanılacak yöntem hakkında genel bir bilgiye sahip olunduğunu, bu saldırıların kim tarafından düzenleneceği ve planlayıcılarının kim olduğunun da bilindiğini idda ediyordu. 11 Eylül saldırıları öncesi uyarı almadıklarını söyleyen Condoleezza Rice'ı Edmonds, "utanmadan yalan söylemekle" dahi suçlamıştı.

Akla ister istemez bir İnsan bu kadar bilgiye 1 yıl dahi sürmeyen FBI tercümanlığı döneminde vakıf olmuş olabilir mi ? Olsa da bu kadar rahat nasıl konuşabilir ? soruları geliyor. Bunlar şimdilik cevapsız sorular, belki Edmonds'un bir sonraki açıklamaları bu sorulara da yanıtlar içerir, kim bilir...

7 Ocak 2008 Pazartesi

Sibel Edmonds...

Amerikan Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) yönelttiği yolsuzluk ve yetersizlik iddiaları yüzünden FBI'daki işinden olan Sibel Edmonds, İngiliz Sunday Times gazetesine yaptığı açıklamalarla tekrar gündemde. Edmonds, aralarında Türklerin de bulunduğu yabancı ülke ajanlarının ABD'nin askeri ve nükleer tesislerinde köstebek ağı oluşturarak, gizli bilgilere ulaştıklarını iddia ediyor. Edmonds devamla Amerikalı köstebeklere ödenen paranın Washington'daki Amerikan Türk Konseyi'ne bırakıldığını da ifade ediyor. Sunday Times, Edmonds'un, Türk casuslarının tanınmış bir ABD'li üst düzey yetkiliye ödeme yaptığına ve edindikleri bilgileri Pakistan'ın da dahil olduğu alıcılara sattığına ilişkin ses kayıtlarını dinlediğini yazdı.

ABD'de 11 Eylül'ü soruşturan Federal Komisyon'a verdiği ifade ile gündemi sarsan Sibel Edmonds, "MİT'in, ABD kurumlarına sızdığını iddia eden kadın" olarak takdim edilmişti.

Edmonds Hürriyet'e "MİT değil, yeraltı örgütü" açıklamasını 2004'te yapmıştı. O dönemde ABD gazete ve televizyonlarına yansıyan açıklamaları FBI içerisine bir yabancı istihbarat örgütü sızmış şeklinde özetlenebilir Edmonds'un. Dinlemeye alınan kişilerin bazı konuşmalarının çevrilmediğini yada yanlış çevrildiğini ifade ediyordu Edmonds.

Bildiği dillerde (İngilizce, Türkçe, Farsça ve Azerice) konuşan bir takım insanlar dinlenirken konuşmalarından bazı sonuçlar çıkartılmış; ancak, FBI içerisinde görevli bir başka mütercim, "Sen bunları olduğu gibi çevirme" demiş Sibel Edmonds'a, kendileriyle işbirliği yapmasını tavsiye etmiş. Rüşvet ve tehdit gibi şeyler de söz konusu olmuş.

Hürriyet'e, "hakkında daha fazla konuşamam" dediği yeraltı örgütünün ya da örgütler ağının, "Amerikan devletinden çok Türkiye'nin resmi kuruluş ve organlarını ilgilendirdiğini de" söyleyen Edmonds, FBI'ın izlediği yeraltı örgütleri ağının kara para aklama, enformasyon ticareti ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi alanlarda faaliyetlerde bulunduğunu da ifade etmiş ve eklemişti "Umarım, ABD Türkiye'ye ve Türk resmi makamlarına bu konularda bilgi vermiştir."

Amerikan yönetiminin 11 Eylül tarzı olayların olacağını önceden bildiğini idda edenlerin başında geliyordu Sibel Edmonds, bakalım bu açıklamaların yansımaları neler olacak...

6 Ocak 2008 Pazar

Forrest Gump Bin Ladin'le tokalaştı mı?

Tom Hanks'in bundan on dört yıl önce canlandırdığı Forrest Gump karakterini hatırlıyor olmalısınız…

O meşhur filmde Forrest bilgisayar teknolojisi marifetiyle Başkan Kennedy ile Oval Ofis'te el sıkışıyordu. Aktör Hanks ile JFK'in gerçek görüntüleri dijital olarak karşılaştırılmış, ikilinin elleri bilgisayar sayesinde birleştirilmiş, neticede sahne gerçekmiş gibi Oval Ofis görüntüsünün içine yerleştirilmişti.

90'ların ilk yarısı bilgisayar teknolojisinin sinema dünyasında birçok sorunu çözmeye başladığı bir dönemdi. Örneğin, “The Crow” filminin çekimleri esnasında “kaza kurşunu” ile hayatını kaybeden aktör Brandon Lee (Bruce Lee'nin oğlu) filmin kalan yedi sahnesinde bilgisayar desteğiyle yaşatılmış ve de konuşturulmuştu! Lee'nin yüzü ile vücudu ona benzeyen bir başkasının gövdesi özel efektlerle birleştirilerek film tamamlanmıştı…

Yine o yıllarda yapılan sıradan bir filmde ise 1957'de hayatını kaybeden ünlü aktör Humphrey Bogart yan rollerden birinde oynatılmıştı!

Akabinde bilgisayar teknolojisinin sinema dünyasında kullanılışı o denli ilerledi ki, Forrest Gump'ın el sıkışması gibi sahneler hayli ilkel kaldı; yaşamayan Lee'nin atlayıp sıçradığı sahneleri kurgulamak filan da çocuk oyuncağı haline geldi…

Son dönemde Üsame Bin Ladin'e ait olduğu ileri sürülen görüntüler ve ses kayıtlarının gerçekliği hakkındaki tartışmalar iyice arttı…

Bu yüzden bir süredir “Forrest Gump acaba Bin Ladin'le de tokalaşmış olabilir mi?” diye bendenizi bir meraktır aldı…

Geçen yılın başlarından bu yana tam üç kez Bin Ladin görüntüleri vizyona girdi. Görüntülerin Ladin değil de başkasına ait olduğu iddia edildi. “Ladin'in sakalı böyleydi, gözleri şöyleydi” gibilerinden çeşitli kuşkuları dile getirenler oldu.

Tam bu noktada -şayet bir numara çekiliyorsa- Bin Ladin'in dublörünün kullanılmasına gerek olmadığı ortada: Gerçek görüntülerinin ve sesinin bilgisayar teknolojisiyle arzu edilen kıvama getirilebilmesinin işten bile olmadığını söylemeye gerek var mı?

Bin Ladin en son “göründüğünde” yani üç dört ay kadar önce Pakistan'da Müşerref iktidarının devrilmesi için çağrıda bulunuyordu! Hangi Müşerref? Pakistan'da ABD'nin desteğiyle iktidara gelen ancak son iki yıldır Washington'ın ekseninden çıkan “Yeni Müşerref”ten söz ediyoruz!

Benazir Butto suikastının ardından Hürriyet'in ilk sayfadan attığı başlık aynen şuydu: “Benazir'i Bin Ladin öldürttü” Haberde suikastı El Kaide'nin üstlendiği ileri sürülüyordu. Ancak El Kaide çıkıp “Biz kadınları öldürmeyiz” diyerek “oyunbozanlık” yapıyordu!

Dokuz on aydır -Bin Ladin'in hayatta olduğuna dair herhangi bir delil yok…

Buna karşılık onun yaşadığına bizleri inandırmaya çalışan birçok yayın sahne almaya devam ediyor. Mesela, “Demokrat başkan adayı Obama seçilirse Ladin'i paketleyecek!” haberi gibi…

İzlediğimiz filmin adı “Forrest Gump” olduğuna göre –belli mi olur- bir bakarsınız başkanlık yarışında ümitsiz görünen Cumhuriyetçileri ayağa kaldırmak maksadıyla Beyaz Saray “Bin Ladin'i ölü ele geçirdiğini” açıklayabilir!

Neden olmasın?

Şayet “Böyle hadiseler ancak filmlerde olur” diyorsanız…

Eh, o zaman biz de filmin sonunu bekleyelim…

20 Aralık 2007 Perşembe

En büyük komplo!

Bugüne kadar yüzlerce kez dile getirildi. Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında öne sürüldü. Kitaplar yazıldı, istihbarat raporları hazırlandı. Her çevreden inananlar tarafından savunuldu. Ama hep uçuk iddialar olarak kaldı. Hâlâ da öyle. Yıllar sonra bile aynı iddialar tekrarlanıyor olacak. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi, çok önemli suikastlerde olduğu gibi, daha doğrusu dünya tarihini değiştiren, yön veren, insanoğlunun kaderini etkileyen her olayda olduğu gibi geleceğin tarihinde bugünkü şüpheler çok belirgin yer tutmaya devam edecek.

Dün Yeni Şafak gazetesinin dış haberler sayfasında yer alan bir haber, yıllardır tartışılan bir konuyu tekrar gündeme almama neden oldu. ABD saatiyle 08:46:30'da bir uçak Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi'nin 94-98. katları arasına çarptı. Ardından zincirleme saldırılar geldi ve küresel ölçekli reaksiyon başladı.

Hiç unutmam; o gün Yeni Şafak gazetesinin Yayın Yönetmeni olan Selahaddin Sadıkoğlu'nun odasındaki televizyonda saldırıya ilişkin görüntüleri gördüğümde söylediğim ilk söz şu olmuştu: “Şu an yüzyılın olayı yaşanıyor.” Daha sonraki gelişmeler gerçekten de 21. yüzyılın şekillendirmeye yönelik ilk adımın atıldığını gösterdi.

Bunu neden söyledim? Saldırıdan önce, yine gazetede çoğu zaman yaptığımız tartışmaların birinde, nasıl bir dünyanın şekillenebileceğini sorgularken, “Çok büyük bir olay olması gerekiyor. Dünyayı sarsacak bir olay olması gerekiyor” demiştim ve bu kanaatimi etkileyen gerekçeleri sıralamıştım. Şu an yazı işleri müdürlerimizden olan Mustafa Kartoğlu, bugün hâlâ benzer konular açılınca bu sözlerimi hatırlatır.


İtalya eski Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, işte o tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Söylediği yeni bir şey yoktu ama ilk kez bir eski Cumhurbaşkanı tarafından dile getirildiği için önemliydi.

11 Eylül'de dünya tarihindeki en ciddi kırılmalardan biri yaşandı. El Kaide, ABD'nin siyasi, askeri ve ekonomik hedeflerini vurmuştu. Saldırıyla ilgili komisyonlar kuruldu, dünya ölçeğinde olağanüstü hal ilan edildi, binlerce insan gözaltına alındı. Sonuç: Bir terör saldırısı…

60, 70 ve 80'lerde Avrupa'daki bombalama olaylarından sorumlu tutulan Gladio örgütünün varlığını ifşa ederek yapılanma içindeki rolünü de itiraf eden eski Cumhurbaşkanı, Corriere della Sera gazetesine; “Ön safta İtalyan merkez solu olmak üzere, Amerika ve Avrupa'nın bütün demokratik unsurları gayet iyi biliyor ki bu feci saldırılar (11 Eylül saldırıları) CIA ve Mossad tarafından, Arap dünyasını suçlamak ve Batılı güçleri Irak ve Afganistan'a müdahaleye tahrik etmek için planlanıp gerçekleştirildi” dedi. Ona göre dünyanın bütün istihbarat teşkilatları bu gerçeği biliyor.

İki ülke işgal edildi, yerkürenin hemen her köşesi büyük bir hesaplaşmanın cephesi oldu, yüz binlerce insan öldürüldü, insanlık suçlarının hepsi denendi, örtülü operasyonlar normalleşti, Batı'nın “çok kültürlülük” projesi çöktü, gizli cezaevleri ve insan ticareti deşifre edildi, enerji merkezli korkunç bir rekabet başladı, El Kaide etiketli büyük saldırılar gerçekleşti ve bunların hepsi bir şekilde devam ediyor.

21. yüzyıl “terörle mücadele” adı altında şekillendiriliyor ve yeryüzünde güçler dengesi yeniden kuruluyor. Terör giderek artıyor, Bin Ladin ve El Kaide güçlenip çeşitleniyor, El Kaide saldırılarının hiç biri çözülemiyor.

11 Eylül saldırılarıyla ilgili spekülasyonların hiç biri ciddiye alınmadı. Resmi soruşturmalardan da bir şey çıkmadı. Aykırı şeyler söyleyenler komplocu ilan edildi. Saldırı ve sonrasına ilişkin belki milyonlarca yayın sonrasında bir soru sorayım:

Gerçekten 11 Eylül'ün ne olduğuna dair kesinleşmiş kanaati olan kimse var mı? Bence yok. Cossiga, bu konudaki son ve en büyük komplocu oldu!

Sadece Irak'ta bir milyon insanın öldürüldüğünü düşününce insanın inanası geliyor!

Hepinizin bayramını kutlar sağlık ve esenlikler dilerim….

İBRAHİM KARAGÜL