Dezenformasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dezenformasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2011 Pazar

Kontrolsüz güç, güç değildir...

Nisan ayı başlarında, sosyal paylaşım platformu twitter'da "Mayıs ayında, Youtube ve Dailymotion'ın Türkiye'den ziyaretleri artar, şok ses kaydı title'ı eşliğinde web siteleri son dakikalar geçer..." demiştim. Kastettiğim şey devlet içinde, ABD'nin Irak işgali ile start alan sorgulama ve dönüşümde, AK Parti'yi direnç ve dönüşüm politikaları için partner seçen klik'in tam olarak desteklediği Ergenekon Operasyonu'nun hedefindeki kimi isimlerin CHP tarafından aday gösterilmesine karşı muhtemel hamlesi idi!

Andığım odağın Mehmet Haberal, Mustafa Balbay belki Sinan Aygün ve Engin Alan'a dair, dinleme kayıtları, belki kimi belgeleri kamuoyuna servis ederek, operasyona karşı girişilen hamleyi etkisizleştireceğini düşünüyordum. Anılan odak bundan önce, kamuyouna dönük mesajlarını ses kaydı+belge sunumu olarak vermişti, yine öyle olmalıydı!

Ancak Nisan ayı sonunda start alan süreç, bu çerçeveden çok farklı gelişti. Deniz Baykal'a dönük operasyonun şeddeli versiyonu, MHP üzerinden sahne aldı ve alır almaz parmaklar, operasyonun adresi olarak önce okyanus ötesi'ni, ardından iktidarı işaret etti.

Peki bu ne kadar isabetli?

Sesli düşünelim ve parçaları birleştirelim!

-MHP'ye dönük operasyonun tarzı, iktidar ile partner olduğunu söylediğimiz odağın geçmiş operasyonlarına benziyor mu?

-Bu odağın, silivri sakinlerini meclise taşıma iradesi yerine, MHP üst yönetiminin yatak odalarına zoom yapması siyaseten daha mı sonuca götürücü ve akılcı?

-MHP'ye dönük operasyonun, MHP'yi baraj altına itme etkisi öngörülemez mi?

-Bahse konu odağın, 12 Haziran sonrası birinci önceliğinin yeni ve sivil bir Anayasa olduğu malum iken, bu Anayasa'yı yapacak mecliste Milliyetçi kesimin temsilcilerinin (BDP adaylarının temsil oranının da artacağı tahmin edilen bir dönemde) bulunmamasının doğuracağı meşruiyet tartışmasını kestiremediği düşünülebilir mi?


Bu ve benzer sorulara verilecek makul cevap "hayır"dır. Dolayısıyla, yaşanana dair yine yeniden, malum parmaklar yanlış adresleri işaret ederek, operasyonun önemli amaçlarından birisini tahkim ediyor.

Peki ama ne oluyor?

Fazla uzağa değil, zihinlerimizi yaklaşık 3 ay öncesine seyahat ettirelim. Ergenekon Operasyonu kapmasında polisin OdaTV'de yaptığı aramayı, ele geçirilen belgelerden proje kitapları, ardından korkunç bir gürültüye sebep olan Ahmet Şık&Nedim Şener tutuklamalarını ve "İmamın Ordusu"nu hatırlayalım! Elde ettiğimiz parçalar:

-Ulusal Medya 2010 kod adı ile, medya aygıtında zaten varolan mekanizmanın reorganize edilmesi.

-Hanefi Avcı eliyle gerçekleştirilene benzer bir hamlenin, Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" adını verdiği kitapla gerçekleştirilme iradesi.

-Bu hamle için kollektif bir çaba sarfedildiği ve zamanlama olarak 12 Haziran öncesinin "seçimden önce yetişmeli" vurgusu ile hedeflendiği.


Bu noktada duralım, özellikle Ahmet Şık ve kitabı etrafında koparılan ve makul sınırları çok aşan gürültüyü not alarak, sürecin şöyle aktğını farzedelim:

OdaTV operasyonu olmamış, sonrasında Ahmet Şık tutuklanmamış ve söz konusu kitabı hedeflenen zamanda piyasaya sürülmüştür. Tarih Mart 2011 sonları yada Nisan 2011 başlarıdır. Kamuyou, Hanefi Avcı imzalı "HALİÇ'TE YAŞAYAN SİMONLAR & DÜN DEVLET BU GÜN CEMAAT"ın çıkardığı tartışmaya benzer, hatta onu aşan bir gürültüye muhataptır. Derken Nisan 2011 sonunda MHP'ye dönük "kaset operasyonu" start alır!

Nasıl?

Böylesi bir pişti keyfiyetinin, "İmamın Ordusu"nun parça tesirini artıracağını, kitap ve kaset tartışmaları etrafında, ekranlarda ve gazete köşelerinde söylenip yazılacakları ve daha önemlisi OdaTV ile, Ahmet Şık&Nedim Şener operasyonunun arkasındaki isim, Savcı Zekeriya Öz'ün "Bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir" beyanı!

Çizdiğim tablo Türkiye ölçeğinde mükemmel tasarlanmış, "senkronize, ikiz saldırı planı"dır ve planın bir ayağı, OdaTV ardından Şık&Şener operasyonu ile çökmüştür!

Operasyonun diğer ayağı ise işlemeye devam ediyor. MHP'ye dönük şantajların sanal kalesi web adresinde bu gün, satır aralarında yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu doğrulayıcı ifadelerin yer aldığı ve operasyonun failleri ile yapıldığı söylenen bir röportaj yayınlandı.

Son olarak bir soru: Senkron/ikiz saldırıların tasarlayıcı odağı, bir kolu ile OdaTV&Soner Yalçın üzerinden Şık&Şener'i antrene ederken, diğer kolu ile zaman ayarlı kurguladığı farklı ülkücüler üzerinde, birinci operasyon çöktükten sonra bu gün hala kontrolün sahibi mi?

12 Haziran sonrası ilginç gelişmelere gebe...

13 Kasım 2009 Cuma

Kim bu şef!

Büyük bir orkestra son günlerde takdire şayan bir senkronizasyon içinde "amaca" yönelik icrayı faaliyet yapıyor ve piskolojik harbin her çeşidine yıllardır maruz bu millet, yeni bir operasyonun hedef tahtasında bulunuyor!

Son operasyon "korkudan oturduğu yerden kıpırdayamayacak" bir halk inşaasını hedefliyor olmalı!

Önce Domuz Gribi kapsamında yerli basında çıkan, Dünya Sağlık Örgütü'nün hastalığa dair açıklamaları ve ülkemizde görülen ilk vakalar neticesi yapılan neşriyatla başlayıp, söz konusu hastalık için ithal edilecek aşıların gerekliliği ve gereksizliği kapsamında kamuoyunda yürütülen garip! tartışmalara bakıp, ardından İnsanların eczanelere akın ederek mevsimsel grip aşılarına hücum etmeleri, mevsimsel grip aşılarının tükenmesi sonucu ise aynı İnsanların zatüre aşısına yönelmelerine dikkat etmek, meydana getirilen travmayı yeterince resmediyor!

Olayın üzerine birde Başbakan ile Sağlık Bakanı'nın konuya yaklaşım farklarının eklenmesini düşününce, açığa çıkan "başarıyı" takdir etmemek imkansız!

Domuz Gribi vakasından sonra gündeme aniden giren tartışmanın adı ise GDO oldu! Tarım bakanının söylemine bakılırsa, GDO'lu ürünlerin ithalatını zorlaştıran bir yönetmelik "GDO'lu ürünlerin ithalatını kolaylaştırma" olarak ele alındı ve sade vatandaş önce televizyon ekranlarında, çarşı pazarda alış-veriş yapan kendisi gibi vatandaşlara mikrofonlar uzatılıp "Bu ürün GDO'lu mu? Bunu biliyor musunuz?" sorularının yöneltildiği ile, sonrasında da aynı çarşı pazarda aradan bir kaç gün geçmişken vatandaşın "neyi alacağımızı kime güveneceğimizi bilmiyoruz!" deme noktasına geldiği gerçeği ile yüzleşti!

Hangi ülkede?

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren ürünlerin üretim ve ekiminin yapılmadığı, tohum girişinin de yasak olduğu Türkiye'de!

Son tartışma ise, Ergenekon Operasyonu'nun başlaması ile alttan alta başlayıp operasyon ne zaman ivme kazansa büyük hararetle su yüzüne çıkarılıp pompalanan telefon dinlemeleri ve teknik takip konularındaki iddialar oldu!

Dün Türkiye bütün gün, Yargıtay'ın Başkanlık Santrali'nin dinlendiği iddiası ile meşgul oldu, taaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in Yargıtay'a ait olduğu iddia edilen telefonlarla ilgili hiçbir dinleme eyleminin gerçekleşmediğini açıklamasına kadar!

Türkiye'nin dün bütün gün yaşadığı bu "yargıda dinleme/dinlenme" eksenli tartışma ve travmanın arkasından çıkan isimler ise hayli ilginç isimler!

Bu isimlerden ilki "telefonlarının dinlenip dinlenmediğinin belirlenmesi için" Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı başvurusu reddedilince Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvuran ve Adalet Bakanlığının meslekten ihracını talep ettiği YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu.

Diğeri ise kimi Ergenekon soruşturması sanıklarıyla ilişkide olduğu iddia edilen ve Adalet Bakanlığınca meslekten ihracı talep edilen Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz!

Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun başvurusunu kabul ederek TİB'e baskın kararı veren Kaçmaz, TİB'de yapılan inceleme sonrası oluşturulan "Yargıtay Başkanlık Santrali ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in dinlendiği"ni gösterir raporu medyaya servis etti!

Bunun üzerine kopan gürültüye, Yaz Kararnamesi'nin çıkması, Ergenekon dava ve soruşturmasının hakim ve savcılarını görevden almak istemeleri sebebiyle geciken HSYK toplanarak "savunma pozisyonundayız" açıklaması yaparak, Yargıtay'da kısmen ihtiyatlı bir tavırla "ön inceleme" kararı vererek katkıda bulundu.

Ergenekon Operasyonu'na mesafeli, hatta karşısında pozisyon almış medya organlarında meselenin ele alınışı karşısında vatandaş Ahmet'in "beni de dinliyorlar mı acaba?" diye düşünmemesi için fazlaca rahat olması gerekir.

Ve bu rahatlık yoksa vatandaş Ahmet'in, Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in "Başkanlık kurulmadan önce bir ülkenin başbakanının 6 yıl hakim kararı olmadan dinlendiği, kayıtlarının ele geçirildiği ve gazetelere servis yapılıp tartışıldığı hususlarla ilgili olarak her nedense toplumumuzda bir tartışma yaşanmıyor. Hiçbir hakim kararı yok, bir ülkenin Başbakanı 6 yıl dinleniyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor, ama hakim kararı ile yapılıyor, bugün tartıştığımız dinlemeler, usulüne uygun ve mevzuatta yazan hususlara uygun dinlemeler yapılıyor, her nedense toplum ayağa kalkıyor. Bu çifte standarttan kurtulmamız lazım" şeklindeki açıklaması üzerine kafa yormasını, orkestra'nın şefinin mahir yönlendirmeleri ile kulaklara üflediği namelerin asıl hedefini düşünmesini beklemek gerçekçi olmaz!

Doğrusu hem orkestranın bireylerini hem de maharetli "şef"lerini takdir etmemek imkansız...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Ayrı değil, aynı...

Kurtlar Vadisi Projesi, 2003-2006 aralığında, Türkiye'de siyasi alanı dizayn etmek, sivil alanı daraltmak, darbe ortamına zemin hazırlayarak yönetme erkini ele geçirmek ve askeri vesayet rejimi oluşturmak isteyen militarist güçlerce, amaçları doğrultusunda 'piskolojik operasyon' kapsamında kullanılan bir araç mıydı?" sorusuna, Türkiye gerçeğini bilen ve söz konusu diziyi söylenen tarih aralığında izleyenlerin verebileceği cevap 'Hayır' dır.

Tam aksi istikamette, ciddi enformasyon yapmış bir dizi için bunları söyleyebilmek, salt 'yaşanmış gerçekliklerden kopmak'la izah edilemez.

Son iki yazımda, bir süredir, Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı ismi üzerinden, maksadı Türkiye'nin son iki yılına damgasını vurmuş, kamuoyunun 'Ergenekon Operasyonu' ismiyle andığı sürecin kamil simülasyonunu (Kütahyalı ve benzeri düşünenler, KV'nin 'savcılı' bölümlerine göz atsın) 2003-2006 döneminde Türk Televizyonlarında, Sinema/TV tekniği ile ekranlara taşımış, izleyici kitlesini işlediği konu açısından ciddi anlamda enforme etmiş, bu gün yaşanan 'kompleks' sürecin ve halen devam eden davanın topluma hiç yadırgatıcı gelmemesi, bu konudaki başarısına bağlanmış bir çalışmanın 'etkisizleştirilmesi' olduğu çok açık, bizatihi bir 'ters manyel' örneği/denemesi olan 'karartıcı' propaganda'yı ele alıyorum.

Ve bunu yaparken bir soruyu gündeme getiriyorum : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?"

Bu sorunun arka planında bariz bir gerçekliğe gönderme yapılıyor, soru ile amaçlanan, "'Kurtlar Vadisi Projesi'ni 'Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi'" olarak gören akıla, "'KV Terör'ü yayından kaldıran irade ile, Türkiye'de darbe ortamı hazırlayıp, Askeri Vesayet Rejimi'ne geçiş hazırlığı içinde olan irade ayrı mı, aynı mı?" sorusunu sormuş olmak ve bu vesile ile atılan 'ters köşe' çalımını afiyetle yediklerini muhataplarımıza hatırlatmak.

Şubat 2007'de ekranlara merhaba diyen, birinci bölümünü 30 Milyon İnsanın izlediği Kurtlar Vadisi Terör çalışmasına dair çürütücü kampanya, çalışma henüz yayınlanmaya başlamadan, dizinin tanıtımları dönmeye başlamışken start almıştı.

Korkunç bir kampanya ile, henüz tek bir bölümü izlenmemiş bir dizi için 'iç barışımızı tehdit edecek, şiddeti körükleyeyip faşizan güdüleri tahrik edecek' gibi, dizinin 1. bölümü ekranlara geldikten sonra 'karartıcı' mahiyeti açığa çıkan argümanlarla, çalışma hedef tahtasına kondu. Ardından izlenen 1. bölüm ile çalışmanın, Türkiye'nin yakın geçmişine ipotek koyan, binlerce İnsanımızın canına malolan, ülke kaynaklarını sömüren, iç barışımızın sağlanması önündeki en büyük engel Terör belasının iç-dış bağlantılarına zoom yapacağı ve bu işlemde 2003-2006 döneminde gerçekleştirdiğine benzer bir başarıyı yakalayacağı anlaşılınca, kampanyanın dozu arttırıldı ve hiç öngörülemeyen tarzda, örneği olmayan bir uygulama ile dizi yayından kaldırıldı.

Kampanyanın medya ayağının ana güdücüsü 'Doğan Medya Gurubu' idi. RTÜK'e diziyi şikayet edenlerin on binleri aştığını da, dizinin doğu ve güneydoğu anadolu'da ne denli rahatsızlıkla! karşılandığını da Doğan Medya Gurubu'na bağlı yayın organlarından, 'ayran kabartan' retorikler eşliğinde öğrendik. Bir başka ilginçlik! dizi'nin yayından kaldırıldığının duyurulduğu gün yaşandı. 'Siyah' kod adı ile maruf olduğu söylenen, dönemin Sabah yazarı köşesinde, Kurtlar Vadisi Terör bağlamında "Askerler
son derece rahatsız" diyerek işaret fişeğini ateşlemişti.


Yapımcı firma ve yayıncı kuruluş, RTÜK tarafından Show TV'nin yayın lisansının iptali ile tehdit edildiğini, çalışmanın RTÜK baskısı ile 'sansürlendiğini' söylüyor, RTÜK Başkanı ise 'yok öyle bir şey' diyordu. Dizinin yayından kaldırılmasının görünürdeki faili, RTÜK'e diziyi kişayet eden 'Vatandaş Ahmet'ti.

O dönem, 'Faili Meçhul' olarak kalan bu eylemin gerçek failleri ile yüzleşebilmek için, takvimlerin Mart-Nisan 2007'yi işaret etmesi beklenecekti.

Bu dönemde Türkiye, yakın tarihte, nispeten 'uyku halinde' bulunan Terör saldırılarının ani bir ivme ile yükselmesi gerçeği ile yüzleşti. Terör eylemleri sonucu neredeyse her gün bir ilde, Şehit Cenazesi Töreni ve bu törenlerde, siyasi iktidarı hedef alan ve dozu yükselen protestolar gördük. Aynı dönemde Türkiye bir yandan da Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi sıcak bir gündem maddesini tartışıyor, bütün bunlar olurken bir yandan da, ülkenin büyük illerinde adına Cumhuriyet Mitingleri denen ve o dönem başkanlığını Şener Eruygur’un yaptığı ADD öncülüğünde düzenlenen bir dizi miting, ülke gündeminde terörle birlikte bir numaraya oturuyordu.

Mart-Nisan 2007 aralığının ilk ve son çeyreğinde yaşanan 2 hadise de, söz konusu zaman diliminin 'seçilmişliği' açısından manidardı. 13 Mart 2007'de, Gazeteci Şamil Tayyar, köşesinde Özden Örnek'e nispet edilen 'Darbe Günlükleri'nden söz etmiş, 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya'da, 'Zirve Yayınevi'ne düzenlenen saldırıda üç kişi öldürülmüştü.

Yani ?

Yani, Türkiye'nin yakın geleceğinin en büyük problemine, onun iç ve dış bağlantılarına zoom yapacak Kurtlar Vadisi Terör, tam da, nispeten 'uyku halinde' olan Terör'ün tekrar uyanacağı, Türkiye'nin 2003-2004 döneminde 2 darbe girişimini atlattığı gerçeği ile yüzleşeceği, 'Tehlikenin Farkında Mısınız?' kampanyası ile birlikte Cumhuriyet Mitingleri denen organizasyonlarla siyasi alanın, atlatılan darbe girişimlerinin en etkin aktörlerince dizany edilmesi girişimlerinin yaşanacağı zaman diliminin hemen arafesinde yayından kaldırıldı.

Karşımızda duran tabloda gördüğümüz, Kurtlar Vadisi Terör'ü yayından kaldıran iradenin, Mart-Nisan 2007 aralığında 'uyuyan' Terör'ün uyanacağını, ülke gündeminde birinci sırada yer alacağını bilen, toplum nazarında söyledikleri hüsnü kabul görmüş/görecek ve 'Terör olgusunu işleyecek' bir çalışmanın, o dönemde ekranlarda bu olgunun arka planına zoom yapması sonucu, 'tırmanan terör'le elde edilmesi umulan sonuçları sakatlayacağından endişe eden, bunu engellemek için 'medya ayağında güçlü partnerlere' sahip olan bir irade olduğudur.

Bütün bunlarla birlikte, bu gün 'Ergenekon Operasyonu'nun tam karşısında, savunma pozisyonunda konumlananlarla 'Kurtlar Vadisi Terör yayından kaldırılsın' kampanyasını güdenlerlerin aynı odaklar olduğu ile, RTÜK'ten geldiği söylenen baskıya 'boyun eğen' ve ciddi bir direnç göstermeyen kanalın sahibinin, yakın tarihte Kütahyalı'nın Gazetesinde afişe edilen bağlantılarını aynı anda ele aldığımızda vardığımız sonuç : "KV Terör'ü yayından kaldırtan iradenin, tırmanacak Terörü ve bunun toplum kesimlerinde uyandıracağı infali siyasi-sivil alanı daraltmak, yeniden dizayn etmek için kullanacağı, toplumda oluşacak kutuplaşmaları tahrik ederek meydana gelecek kaos ortamından bir vesayet rejimi devşirmeyi planlayan irade" olduğudur.

Dolayısıyla "'KV Terör'ü yayından kaldıran irade ile, Türkiye'de darbe ortamı hazırlayıp, Askeri Vesayet Rejimi'ne geçiş hazırlığı içinde olan irade ayrı mı, aynı mı?"sorusunun cevabı "aynı" dır.

Bu gerçeklerle yüzleşmesi gereken Rasim Ozan Kütahyalı, bu yüzleşmenin hemen akabinde kendisine "Beni kim(ler) ne amaçla yönlendiriyor?" sorusunu sorup, özeleştirisini yapmalıdır ki "Kimler adına ve ne amaçla 'ters manyel' yapıyorsun?" sorusuna muhatap olmasın...

17 Şubat 2009 Salı

AZ SONRA...

Dün gece, bir arkadaşım aradı ve ÜLKE TV'de yayınlanan, Gazeteci Turgay Güler'in hazırlayıp sunduğu SIRADIŞI programına Rasim Ozan Kütahyalı'nın konuk olduğunu söyledi.

Televizyonun karşısına geçtim ve konunun, Kütahyalı'nın son dönemde bir dizi yazı ile yetinmeyip, kanal kanal gezerek de işlediği "Kurtlar Vadisi-Ergenekon Yönlendirmesi" kurgusu olduğunu gördüm. Konuyu daha önce ele aldığım yazının finalinde Kütahyalı'ya bir soru sormuştum, aynı soruyu e-posta yolu ile programa ilettim. Sorumuz malum : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?"

Sağolsun Turgay Güler, e-posta'yı okudu ve soruyu muhatabına yöneltti. Fakat ne Kütahyalı'dan, ne de sonra topa giren Güler'den makul bir cevap alamadık, esasen alamazdık da. Zira sorulan sorunun arka planında yatan gerçek aglılanmış olsaydı ne Kütahyalı Kurtlar Vadisi hakkında dillendirdiği kurguyu 'servis' ederdi, ne de Turgay Güler bu servise ev sahipliği yapardı. Bu sebeple doğru/makul cevap alamamanın ötesinde, sorulan sorunun kapsama alanı ile örtüşmeyen, esasen yeni sorular soran ve Kütahyalı'nın tezi ile de mütenasip olmayan sorulardı, yanıt kabilinden verilenler.

Bu yüzden, sorduğum sorunun bana göre sahih cevabını vermek, boynumun borcu oldu.

Tam bu noktada "KV Terör'ün yayından kaldırılması ile Rasim Ozan Kütahyalı'nın dile getirdiği iddialar arasında nasıl bir bağlantı var?" sorusu akla gelebilir. Bu sebeple önce ve kısaca tekrar Kütahyalı'nın, patentinin kendisine ait olduğunu da sanmadığım, son günlerde büyük bir heyecanla dile getirdiği kurgusuna göz atmamız gerekiyor.

Dile getirilen iddia kabaca şöyle : "Kurtlar Vadisi çalışması, 2003-20006 döneminde, Türkiye'de darbe ortamı hazırlamak isteyenlerce yönlendirilmiş bir piskolojik harp çalışmasıdır. Kurtlar Vadisi'ni hazırlayan ekibin Milliyetçi-Muhafazakar aidiyet bağları üzerinden izleyiciye "ters manyel" yapıldı, "bizim çocuklar" gözüyle bakılanlar eliyle söz konusu kitleye "ayar" verildi. Bunda büyük başarı sağlandı, o sebeple Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi Kurtlar Vadisi’dir."

Yani ?

Yani, "Kurtlar Vadisi projesi, Türkiye'de siyasi alanı dizayn etmek, sivil alanı daraltmak, yönetme erkini ele geçirmek, askeri vesayet rejimi oluşturmak isteyen militarist güçlerce, bu amaca dönük olarak, kitleler üzerinde 'piskolojik operasyon' kapsamında kullanılan bir araçtır" diyor Kütahyalı.

'Kurtlar Vadisi Projesi' toplumu manipüle etmek, siyaseti vesayet altına almak, Türkiye'yi darbe ortamına sürükleyerek, yönetme erkini ele geçirmek isteyenlerce kullanılan bir araç ise, bu aracın, "Kurtlar Vadisi Terör" versiyonuna itiraz edenler, başlattıkları kampanya ile yayınlanmasını engelleyenler karşı kutupta yer alanlar olmalı.

Acaba gerçekte durum bu mu ?

Bu soruya verilecek yanıt için, önce kurgunun ön kabulüne ve bunun en büyük dayanak noktasına bakmamız gerekiyor.

Kütahyalı'nın bu tezi temelendirmek adına kullandığı yegane argüman, Kaşif Kozinoğlu imzalı olduğu söylenen MİT Raporu. Kütahyalı'nın bir yazısında değindiği gibi söz konusu rapor 19 Mayıs 2005 tarihinde Milliyet Gazetesinde haber olmuştu. Rapor'a Milliyet üzerinden göz atalım :

"Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'yla bağlantılı olduğu iddiasıyla İstanbul'da yargılanan MİT'çi Kaşif Kozinoğlu'nun, Cumhurbaşkanlığı'ndan MİT'e gelen ihbar mektubunun araştırılması kapsamında 2004'te hazırladığı ve Müsteşar Şenkal Atasagun'a sunulan 2 sayfalık rapordaki saptamalar, 12 maddede toplandı. Kozinoğlu'nun, teşkilat bünyesinde, hakkında yürütülen idari soruşturma kapsamında kendi faaliyetlerine delil olması için MİT başmüfettişine verdiği, ilgili dosyaya giren raporu, - içindeki bazı yanlış ifadelerle birlikte- şöyle:

-Dizi, halen cezaevinde bulunan Karagümrük çetesi lideri Nuri Ergin'in (Nuriş) yönlendirmeleri ile senarist Raci Şaşmaz ve yönetmen Osman Sınav tarafından gerçekleştirilmektedir.

-Dizideki tiplemeler, Ergin tarafından dikte ettirilmektedir. Dizideki Çakır, Ergin'in gerçek hayattaki rakibi Çakıcı'dır. Cerrahpaşa çetesi lideri olarak canlandırılan 'Halit', 'Ergin'dir. Dizide "Çakır", "Halit" tarafından vurulmuştur.

-Dizinin finansörü olarak görünen Tahir Kıran, armatör Turgut Kıran'ın oğlu, Şadan Kalkavan'ın da ortağıdır. Dizinin esas finansörü iki kardeş Sedat ve Vedat Kasım'dır. Yavuz Ataç ve Korkut Eken'le irtibatlıdırlar. Anılanların arasında Show TV Genel Yayın Yönetmeni Soner Yalçın bulunmaktadır. (Ancak Yalçın hiç bir zaman söz edilen görevde bulunmadı.)

-Dizinin senaristi Raci Şaşmaz, Elazığ'da ikamet eden Kadiri Cemaati lideri ve eski Elazığ Milletvekili Abdülkadir Şaşmaz'ın akrabasıdır. (Raci Şaşmaz, Abdülkadir Şaşmaz'ın bizzat oğludur.) Abdülkadir Şaşmaz, diziyle ilgili Raci Şaşmaz'ı yönlendirmektedir. Polat karakterini canlandıran Necati Şaşmaz, Raci Şaşmaz'ın kardeşidir. Gece hayatı ve mafyayla yakınlığıyla tanınmaktadır.

-Ağar'ın da Abdülkadir Şaşmaz ile yakın ilişkisi olduğu ifade edilmektedir. Ağar, dizinin yönetmeni ve ülkücü görüşü benimseyen Osman Sınav'la da İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemden beri yakinen tanımaktadır.

-Raci Şaşmaz ile Sınav, dizide yer alan devlet - mafya - güvenlik güçleri arasındaki ilişkilerle ilgili argümanları Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı Albay H.A.U.'dan almaktadır. U, 9 Ekim 2003'te Jandarma Genel Komutanlığı'nın 0312 278... no'lu telefonundan, Sınav'ın 0532 312.... no'lu cep telefonunu aramıştır.

-U'ya yakın Jandarma Astsubay Başçavuş T.Ü., Raci Şaşmaz ve Sınav'la irtibat kurmuştur.

-Diziye yönelik ihbar mektubunu gönderen şahıs, muhtemelen, Çakıcı ile iş irtibatı bulunan, Jandarma Binbaşı M.Ö.'dur.

-Raporda, görüşme yapılan telefon numaralarının bilgisayar sistemi üzerinden yapılan sorgulama işlemi sırasında mı, mahkeme kararıyla yapılan teknik dinlemede mi saptandığı belirtilmedi."

Evet, işte tezin temel dayanağı bu rapor. Rapor'un neden yazıldığı, ilk bakışta, Vadi'nin üstün körü izleyicilerinin dahi yakalayabileceği çelişkileri, buradan hareketle varılan yanlış hükümleri ve diğer konuları topyekün ele alıp, raporu irdeleyelim :

1- Rapor Kozinoğlu imzalı. Kozinoğlu, Alaattin Çakıcı'yla bağlantılı olduğu iddiasıyla yargılanan bir isim.

2- Kozinoğlu raporu, "hakkında yürütülen idari soruşturma kapsamında kendi faaliyetlerine delil olması için MİT başmüfettişine veriyor".

3- Rapor'da Osman Sınav ve Raci Şaşmaz'ın Nuri Ergin tarafından yönlendirildiği ve dizideki tiplemelerin, Ergin tarafından dikte ettirildiği söylendikten sonra "Dizideki Çakır, Ergin'in gerçek hayattaki rakibi Çakıcı'dır. Cerrahpaşa çetesi lideri olarak canlandırılan 'Halit', 'Ergin'dir. Dizide 'Çakır', 'Halit' tarafından vurulmuştur." deniyor.

Kurtlar Vadisi'nin üstün körü izleyicilerinin dahi burada derhal yakalayabileceği çelişki, rapor'un bir şeyleri ortaya çıkarmaktan ziyade örtmeyi amaçladığını ele veriyor. Kurtlar Vadisi'nin ilk dönemecinde, anlattığı hikayede merkezi bir yeri olan 'Çakır' karakteri ve onun Vadi izleyicisi ile kurduğu ilişkiyi bilen birisinin, bu karakteri Allattin Çakıcı'yı günahı kadar sevmediği noktasında hiç bir tereddüte mahal olmayan Nuri Ergin'in dikte ettiğini nasıl ima edebilir ?

Türkiye günlerce, "Vadi'de hayatını kaybeden Çakır için kılınan gıyabi cenaze namazlarını" ve bunun etrafında yaşanan tartışmaları konuşmadı mı ?

"Çakır karakterinin, Halit karakteri tarafından vurulduğu" doğru olmakla birlikte, senaryo içinde süreç, önce Polat Alemdar karakterinin Çakır'a biat etmeyen Halit'in kardeşini öldürmesi, ardından Çakır'ın Halit tarafından vurulması, en nihayetinde de Halit'in Çakır'ın en sadık adamı tarafından boğularak öldürülmesi şeklinde gelişmiştir. Bu durumda Ergin tarafından, önce kardeşinin öldürülmesinin, ardından da kendisinin boğazlanmasının yapımcı ve senaristlere dikte ettirilmiş olduğuna inanmamız beklenmekte!

4- Söz konusu raporda Soner Yalçın için "Show TV Genel Yayın Yönetmeni" denilmekte, ancak Milliyet'in de belirttiği gibi Yalçın hiç bir zaman sözü edilen görevde bulunmamıştı.

5- Rapor'u hazırlayanların konuya ne denli vakıf! olduklarını gösterir bir diğer nokta, Abdülkadir Şaşmaz için "Raci Şaşmaz'ın akrabası" denmesi. Gazetenin altını çizdiği gibi Abdülkadir Şaşmaz Raci Şaşmaz'ın babasıdır.

Beş madde halinde sıralamaya çalıştığım bu çelişkiler ve maddi hatalar, rapor'un Kütahyal'ı için en cazip kısmına, Raci Şaşmaz ile Osman Sınav'ın, Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı Albay H.A.U (Küyahyalı kastedilenin Hasan Atilla Uğur olduğunu ifade ediyor) ile aralarında geçtiği söylenen telefon trafiği ve söz konusu Albay ile dizi ekibi arasında irtibat sağlayan Başçavuş bilgisine kuşkuyla bakmamıza kafidir.

Bütün bunları göz ardı edip, varolduğu söylenen "telefon irtibatı"nı da gerçek saymamız durumda dahi, Kütahyalı'nın kurgusuna "olabilirlik" kazandırmak adına, Kurtlar Vadisi'nin senaryosundan destekleyici donelere ihtiyaç vardır.

Peki bu doneler var mıdır ?

Net cevabımız : kesinlikle yoktur.

Bu soruya, bütün bir serüveni boyunca, devlet içinde yuvalanmış, kendilerine verilmiş hak ve yetkileri kötüye kullanan, "vatan-millet-sakarya" retoriği ardına gizlenip, şahsi menfaat devşiren çetelerin gizli ve kirli bağlantılarını, ilişkiler ağını afişe etmiş bir çalışma söz konusu olunca nasıl "var" denebilir ki ?

Kurtlar Vadisi startını, "amacı önce siyaseti sonra bütün bir devleti kontrol edip ele geçirmek olan, içinde iş dünyasından, bürokrasiye, mafya yöneticilerinden hukuk adamlarına, uluslararası sermaye ve istihbarat örgütü temsilcilerine kadar, geniş bir yelpazede katılımcısı olan mafyöz bir yapılanmanın" resmini çizerek yapmış, dizinin 1. bölümü sözü edilen yapılanmanın ard arda işlediği 3 cinayet ile başlamıştır.

Bu 3 cinayet, kamuoyunun adına "Susurluk" dediği süreçte çokça gündeminde olan, Behçet Cantürk (dizide Behiç Türkcan), Savaş Buldan (dizide Baris Bulmaz) ve Ömer Lütfi Topal (dizide Önder Zülfü Kosal) cinayetleriydi.

Kurtlar Vadisi, serüvenine bu 3 cinayetin işlenme emrini veren yapılanmanın varlığını anlatarak ve söz konusu yapılanma ve kullandığı mekanizmaları çökertmek adına mafya içine yerleştirilen 'sivil istihbarat' elemanını tanıtarak başlamıştır.

Ve Kurtlar Vadisi'nin, Kütahyalı'nın belirttiği dönem boyunca, 2003-2006 kuşağında işlediği tema, cinayet ve provokasyonlar düzenleyen, ekonomik manipülasyonlar yapan, uyuşturucu ve silah ticaretini kontrol eden, kumar ve vuhuş organizatörlüğüne el atan, bütün bu alanlardan büyük rant araçlarına sahip ve en tepede, bütün mekanizmayı kontrol eden bir konseyin yer aldığı 'Gizli Örgüt'ün Türkiye içinde nasıl bir fonksiyon icra ettiği, dışa bağımlı bir yapılanma olduğu ve ülkenin başına bela bu yapılanmanın tasfiye süreci oldu.

Bu tema mı Türkiye'yi darbe ortamına hazırladı ?

Bu anlatılanlar mı, söz konusu dönemde hangi zihniyetin kontrolünde olduğunu bu gün artık herkesin bildiği JITEM redaksiyonu ?

Bunları söyleyebilmek için, kimin tarafından hazırlandığı ve içerdiği çelişkiler ortada olan bir rapor, yada onlarca karakter içinde para düşkünü portresi ile bir tek 'İplikçi' karakteri yeterli mi ?

Asla.

Kurtlar Vadisi Pusu'nun, açıklanmış ve fakat kamuoyunu çok da tatmin etmemiş sebeplerle ekranlarda olmadığı bir sırada, bu denli hatalı, gerçeklerle örtüşmeyen ve çalışmanın, ilk gününden bu yana anlattıklarına gözlerini yumarak, 'karanlıkta ıslık çalan' bir kurguyla suçlanması, akla başka sorular getirmektedir.

Kurtlar Vadisi Pusu'yu hazırlayan ekip üzerinde "bunlar hükümetin güdümünde" eleştirileri ile baskı oluşturulmaya başlandığı bir süreçte dile getirilen bu tez, daha önce ifade ettiğim gibi bizzat bir "ters manyel" örneğidir ve Kurtlar Vadisi'nin son dönemeçte, "Pusu serisi" ile, serüveninin başından bu yana anlattıklarını daha somutlaştırmasından rahatsızlık duyanların, dizinin verdiği mesajları etkisizleştirme çabalarına lojistik destek olmak ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Buraya kadar, Kütahyalı sözcülüğünde dillendirilen kurgunun ön kabulü, en büyük dayanağı ve içeriğinin eleştirisi yaptık, meselenin nasıl yanlış ele alındığını ortaya koyduk.

Şimdi sıra, esasen bu kadar teferruata girmeye mahal bırakmadan, dillendirilen iddianın mesnetsizliğini ve Kurtlar Vadisi'ni yönlendirildiği iddia edilen çevrelerle Kurtlar Vadisi'nin irtibatının ne olabileceğini ortaya koyan, Rasim Ozan Kütahyalı ve onun ifade ettiği kurguyu benimseyenleri kendi mantıkları içinde yakalayan soruya ve cevabına geldi ancak yazımız çok uzadı.

Soru : "Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?" idi

Bir sonraki yazıda, bu sorunun cevabı ile birlikte bir başka sorunun cevabı da verilmiş olacak : "Vadi üzerinden ters manyeli gerçekte kim yapıyor?"

12 Şubat 2009 Perşembe

Vadi üzerinden "ters manyel"i gerçekte kim yapıyor?

Taraf Yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, bir süredir Kurtlar Vadisi üzerine yazıyor. Yazılarındaki temel tez şu : "Kurtlar Vadisi, 2003-20006 döneminde, Türkiye'de darbe ortamı hazırlamak isteyenlerce yönlendirilmiş, başarılı bir piskolojik harp çalışmasıdır." Kütahyalı, dizinin yapımcısı ve başrol oyuncusunun "kimlik"lerinden hareketle izleyiciye "ters manyel" yapıldığını, milliyetçi-muhafazakar kitlelerin "bizim çocuklar" gözüyle baktıkları isimler eliyle ters istikamette yönlendirildiğini, hatta bu durumdan iktidarın da azade kalamadığını ifade ediyor.

Bütün bu iddialı kurguyu "Ergenekon yapılanmasının en başarılı projesi yeniden söylüyorum Kurtlar Vadisidır" diyerek finalize ediyor.

Kütahyalı, Kurtlar Vadisi'nde "yabancı düşmanlığı", "devlete hakim ideolojinin ötekileştirdiği toplum kesimlerini dışlamak" gibi, Vadi izleyicilerinin "hilafı hakikat" oldukları noktasında birleşeceği zayıf ve tutatsız tespitler dışında, bu kurguyu temelde ve sadece Kaşif Kozinoğlu imzalı olduğu söylenen, 2004 tarihli, MİT müsteşarı Şenkal Atasagun’a sunulan bir rapora, o raporda bu dizinin o dönemdeki yapımcısı Osman Sınav ile, bu gün Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklu bulunan, söz konusu dönemde Jandarma İstihbarat Başkan Yardımcısı olan Albay Hasan Atilla Uğur arasındaki bağlantılara dair yer alan bilgilere bağlıyor.

Kütahyalı "Bu raporda Osman Sınav’ın cep telefonunu Atilla Uğur’un direkt Jandarma Genel Komutanlığı’ndan aradığı belirtiliyor. Numaralar veriliyor... Atilla Uğur ile Osman Sınav’ın 9 Ekim 2003’te yaptığı konuşmanın detayları raporda var..." diyor, devamla "MİT raporunda Atilla Uğur’a yakın bir Jandarma Astsubay Başçavuşu ile Raci Şaşmaz ve Sınav’ın yakın irtibatından da bahsediliyor..." demeyi de ihmal etmiyor.

Evet, hepsi bu...

Dizinin yayında olmadığı bir dönemde karşılaştığımız bu "kurgu" bu bilgiye ve daha sonrasında, dizi içinde cereyan ettiği söylenen ancak somutlaştırılamayan kimi karelere bağlanıyor.

En son söyleyeceğimizi baştan ifade edelim, bu kurgu, yani "Kurtlar Vadisi ile milletçi-muhafazakar kitle üzerinde ters manyel yapıldı, darbe ortamı hazırlanmasına katkı sağlandı" iddiası bizzat bir ters manyel girişimidir.

Yaşanmış gerçeklikle örtüşmeyen, bu diziyi en başından bu yana izleyen seyirci kitlesinin algısı ve zekası ile alay etmek olarak niteleyebileceğimiz bu kurgu, Kurtlar Vadisi'nin son dönemeçte, "Pusu" serisi ile, serüveninin başından bu yana anlattıklarını daha somutlaştırması ve kimi mesajlarını artık çokça "didaktik" bir dille de vermeye başlamasından rahatsızlık duyan, diziyi "hükümetin güdümünde" olmakla yaftalamaya çalışanların bakış açıları ile "makul" karşılanabilinecek ve aynı çevrelerin "amacına" hizmet edecek bir denemedir.

Kurtlar Vadisi, bütün bir serüveni boyunca, devlet içinde yuvalanmış, kendilerine verilmiş hak ve yetkileri kötüye kullanan, çokça "vatan-millet-sakarya" deyip şahsi menfaat devşiren çetelerin gizli/kirli bağlantıları, ilişkiler ağına zoom yapan bir çalışma oldu ve hiç bir evresinde, sivil alanın daraltılıp vesayet rejiminin olumlanmasına alkış tutmadı, tam aksi yönde güçlü vurgular yaptı.

Kütahyalı'nın "Ben o dönem bu dizinin bir bölümünü hasbelkader izlemiştim" demesini, sonradan "dizinin tüm bölümlerinin CD’lerini edin"mesi ile birleştirdiğimizde, kendisine bu çalışmayı tekrar izlemesini tavsiye ediyoruz.

Ön yargılarından sıyrılıp, söz konusu çalışmayı tekrar dikkatle izlediğinde, üstelik hemen birinci bölümünde, amacı önce siyaseti sonra bütün bir devleti kontrol edip ele geçirmek olan, içinde iş dünyasından, bürokrasiye, mafya yöneticilerinden hukuk adamlarına, uluslararası sermaye ve istihbarat örgütü temsilcilerine kadar mafyöz bir yapılanmanın resmedildiğini, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda çeşitli suikast ve provokasyonlar düzenleyip ekonomik operasyonlar yaptığını, uyuşturucu ve silah ticaretinden kumar ve vuhuş organizatörlüğüne uzanan bir yelpazede çeşitli rant araçlarına sahip olduğunu(bu resim Kütahyalı'ya neyi çağrıştırıyor?) ve devletin sivil istihbarat biriminin, söz konusu yapılanmayı çökertmek adına mafya içine bir elemanını yerleştirdiğini görecektir.

Kurtlar Vadisi, anlatmaya çalıştığı girift ilişkiler ağını resmederken bazı "derin suflörlerce" beslenmiş, yönlendirilmek istenmiş, yapımcı ve senaristler de bunlardan yararlanmayı düşünmüş olabilir. Ergenekon İddianamesine bakılacak olursa, kriminal suça bulaştığı iddia edilen kimi zanlıların diziye duydukları derin alaka da manidardır, ancak bu durum, elimizde dizinin söylendiği yönde hareket ettiğine dair somut veriler(en başta senaryo) olmadan tek başına böyle bir kurguyu "sahih" kılmaya yeterli değildir.

Rasim Ozan Kütahyalı'ya, cevabını bulduğunda, kendisini bu kurguyu tekrar sorgulamaya itecek ve böyle bir kurguya yönlenmesini sağlayanlarla yüzleşme olanağı verecek bir soru soralım :


-Kurtlar Vadisi Terör, hangi dönemde, nasıl bir kampanyayla ve neden yayından kaldırıldı ?

İşte bütün gerçek bu sorunun doğru cevabında gizli...

16 Nisan 2008 Çarşamba

Çılgınlar sürüsü

Seninkiler işi son noktaya götürmeden rahat etmeyecek; o noktadan sonra da vaktiyle altını çizdiğin komşu ülkeye saldırı planı devreye girecek...

Bana bile 'şifreli' gelen bu cümleyi Türkiye'yi uzaktan izleyen bir tanıdığım kullandı. 'Seninkiler' dediği Amerika'da köşebaşlarını tutmuş olan Neo-Çılgınlar sürüsü... “Son nokta” dediği Türkiye'de demokratik sisteme darbe vurmak oluyor... Amaçları da George W. Bush'un giderayak İran'a saldırmasını sağlamak...

Amerikan başkentinde en dikkatle izlenen kişi Bush değil, Cheney... Onu demir parmaklıklar arkasında görmek isteyenler hayli kalabalık bir grup teşkil ediyor. Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme derdi olan Neo-Çılgınlar 'kıyamet senaryosu'nu hayata geçirmek için ondan medet umuyor. Cheney'in Türkiye'yi de içine alan son gezisi bizden çok ABD'de pür dikkat izlenmiş.

Amerikalılar da çok meraklı. ATC toplantısına katılan ve bizi iyi tanıyan bir Amerikalı, “Cheney İstanbul'da nerede kaldı?” diye sordu. Takip etmemişim. “Peki hangi işadamıyla saatler geçirdi?” sorusuna ise bakakaldım. Meğer İstanbul bölümü bütünüyle bir işadamıyla birlikte vakit geçirmesi için eklenmiş geziye; o işadamına ait sorunlu otelde kalmış Cheney ve kafa kafaya verip “Türkiye'de bundan sonra ne yapılması gerektiği” üzerinde görüş üretmişler...

Sahi mi?” diye tuhaf tuhaf baktım adama.

Benimkiler gerçekten de kafalarındaki planı bütünüyle hayata geçirmeden rahat etmeyecekler. Adamlar dur durak bilmiyor, gece-gündüz çalışıyor ve sonuç almak için her yola başvuruyorlar.

Richard Perle sözgelimi; Cheney'in gezisine Türkiye'yi ekleten ve gezinin İstanbul bölümünün her dakikasını planlayanın o olduğuna adım gibi eminim... Bir uluslararası toplantıda yanıma kadar gelip beni “Doğru yazmıyorsun” diye itham etmesinin sebebi, çetesini yakın takibim altında tutmamdı. Türkiye'de kimlerle temas halinde, hangi politikacıyı olağanüstü dönemler için 'başbakan namzedi' olarak eli altında bulunduruyor biliyorum. Bundan rahatsızlık duyması 'Karanlıklar Prensi' lâkaplı Perle'ün, herhalde doğal karşılanmalı.

Ya da Michael Rubin... Genelkurmay tarafından düzenlenen toplantılara çağrılan bir isim Rubin. Kısa bir süre çalıştığı Pentagon adresini 'güvenilirlik' sıfatı olarak kullanıyor. Neo-Çılgınların yoğun olduğu American Enterprise Institute'te ve değişik yayın organlarında evlere şenlik görüşlerini açıklamakla meşgul. Benim Washington'a ayak bastığım gün çıkan yazısı gibi...

Türkiye'de biz neyi konuşuyoruz? Ülkeyi altı yıldır aşırılıktan uzak durarak yöneten Ak Parti'nin kapatılma tehdidi altına düşmesini, değil mi? Rubin'in derdi ise farklı. Yazısının başlığı 'farkını' ele veriyor: “Türkiye'nin Dönüm Noktası: Türkiye'de İslâm Devrimi Olabilir mi?” Buyrun, buradan yakın!

2008 Türkiye'si ile 1979 İran'ı arasında paralellikler kuruyor Neo-Çılgın... Humeyni nasıl Paris'ten kalkıp ülke yönetimini teslim almak üzere gittiği Tahran'da milyonlar tarafından karşılanmışsa, Türkiye'de de benzeri bir durum olabilirmiş. Fethullah Gülen ABD'de bu amaçla hazır beklemekteymiş. Başbakan Tayyip Erdoğan bunun şartlarını hazırlamaktaymış.

Yazının bütününü okuyan aklı başında biri “Deli saçması” deyip çöp kutusuna yollar; ancak Türkiye'yi hiç tanımayanlar nasıl vaktiyle 'Geceyarısı Ekspresi' filminden etkilenmişlerse, yaptığı ipe sapa gelmez analizle o tipleri etkilemeyi hedefliyor Michael Rubin...

Bu yazısıyla 'beş yıldızlı' yeni bir İstanbul tatilini hak etmiştir herhalde.

Neo-Çılgın tayfası ATC toplantısına Condeleezza Rice'ın katılacak olmasından hiç mutlu değil. Rubin, çılgınca fikirlerle doldurduğu yazısının sonunda, “Aman ha” diyor Rice'a, “Türkiye zaten uçurumun kıyısında, sakın aşağıya gönderme...

Bu satırları okuyunca, “Ne diyor bu adam?” diye bir an tereddüt ettim. Hani son karede ayıp bir gelişme bekleyenler var ya, bu adam da Rice'ı “Aman, Türkiye demokrasiden feragat edecek bir noktaya gitmesin” diye uyarıyor sandım. Oysa, derdi, “Demokrasiye sahip çıkma!” demek Rubin'in...

Yakışır.

Türkiye'de yasaları eğip bükerek sonuç almaya alışmış, sahip olduğu bankanın paralarını iç etmiş, tesislerini hülle yoluyla başkalarının üzerine geçirmiş, bunları yaptıktan sonra da “Başıma gelenler lâik yapım yüzünden” diye ağlamaya utanmamış tiplerle iş tutan Perle ve adamları gerçekten hayli mesafe alabildiler.

Rubin'in yazısına bakılırsa küçük bir hamle sonrası nihai amaçları gerçekleşecek...

Daha önce bir kez, bir kez daha, sonra bir kez daha, kendimi tekrar etme pahasına birkaç kez haklarında yazdığım bu tipler başarılı olursa... Bize yazıklar olsun...

Fethullah Gülen ve Humeyni!

Birkaç yıldır bu adamı izliyorum. Neler konuştuğunu, neler yazdığını, kimler adına hareket ettiğini, Türkiye'ye geldiğinde kimlerle görüştüğünü ve Türkiye üzerine estirdiği felaket tellallığını yazıyorum. Dün yine Türkiye'deydi. Cumhuriyet gazetesinin manşetinde: “Gülen Humeyni gibi” ifadesi altında, The National Review dergisindeki son yazısının içeriği aktarıldı. “Türkiye'nin dönüm noktası” başlıklı yazıdaki ifadeler, Türkiye'nin içinde bulunduğu krizin en ateşli mevzilerinden biri olan Cumhuriyet gazetesinin söylemek istedikleriyle birebir örtüşüyor. Aynı zamanda bir dayanışmayı da ele veriyor:

ABD yönetimine “Ak Parti'yi desteklemeyin” çağrısı yapıyor. Fethullah Gülen'in ABD için Humeyni kadar tehdit içerdiğini iddia ediyor. Geniş bir Fethullah Hoca dosyası aktarıyor. Yargı sürecinden kurtulursa Türkiye'ye döneceğini, bu gerçekleşirse “2008'in İstanbul'u, 1979'un Tahran'ı olur” diyerek, Humeyni'nin Fransa'dan dönüşü gibi bir dönüş senaryosu çiziyor. Yazının özeti, “Ak parti'yi desteklemeyin. Fethullah Gülen tehdidini görün. Türkiye uçururum kenarında” şeklinde üç cümleden oluşuyor.

Şimdi geriye gidelim ve bu adam ve mensubu olduğu cemaatin Türkiye için yazdığı darbe, iç çatışma, bölünme tahriklerinden örnekler verelim.

Türkiye, AK Parti ve özellikle Başbakan Tayip Erdoğan'a karşı ağır itham ve yalanlarla adını duyuran bir kişi Michael Rubin. Tahriklerle, akla hayale gelmeyen iddialarla gündeme geliyor. Elinden gelse Türkiye'yi bir günde karıştıracak bir Neo-faşist..

Neocon yeni kuşağın mensuplarından. Neoconların mabedi American Enterprise Institute bünyesinde ABD'den çok İsrail istihbaratına bilgi topluyor. ABD'de İsrail adına casusluk yapanlar arasında adı geçiyor. İsrail komandolarının Kuzey Irak'ta yapacağı operasyonlarda ne gibi tehditlerle karşılaşabileceğine ilişkin bilgileri İsrail'e o aktarmış. Türkiye, özellikle İslam söz konusu olunca sınır tanımaz bir üslupla saldırıya geçenlerden biri.

2005'ten beri bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu kriz için mücadele ediyorlardı. Yazdıkları senaryoların nasıl adım adım uygulandığını, Türkiye'de kimlerle işbirliği yapıldığını burada günü gününe aktardım. “Türkiye'ye İslamcı Cumhurbaşkanı!” (2007-02-20), “AK Parti Michael Rubin'e neden haddini bildirmiyor?” (2005-12-16), “Türk şahinler-neocon ittifakı mı?” (2007-05-11), “Yeni 28 Şubat senaryosu mu” (2007-05-10), “Ak Parti'ye neocon tuzağı!” ya da “Mavi ve turuncu bayraklarla yürümek” başlıklı yazılarda anlattıklarım bugün yaşadıklarımızın özetiydi.

Turkey: The Road to Sharia?” başlıklı sempozyumda, Türkiye'yi Ortodoks İslamcıların yönettiğini, Tayip Erdoğan'ın ülkeyi şeriata sürüklediğini, Türkiye'nin bir an önce düşman kategorisine alınması gerektiğini, ABD'nin bu gidişe müdahale etmesinin zorunlu olduğunu ve Türkiye'nin AB üyeliğine destek verilmemesi gerektiğini iddia edenler onlardı. “Bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçirilmeli, AK Parti parçalara ayrılmalı” diyenler onlardı.

Rubin'in Will Turkey Have an Islamist President (Türkiye'nin bir İslamcı Cumhurbaşkanı mı olacak) başlıklı yazısıyla bugün yaşananlar birebir örtüşüyor. Son derece dikkat çekici değil mi? Sanki 28 Şubat'ta olduğu gibi yeni bir iç kriz, yeni bir darbe senaryosu, yeni bir ithal projeyle Rubin'in şu cümleleri Türkiye'nin siyasi tarihine geçecek türden:

AK Partili biri cumhurbaşkanı olamaz. Buna izin verilmeyecek. Erdoğan uyarıldı. Uyarıları dikkate almaması durumunda sokaklarda tanklar dolaşmayacak. Ancak siyasal ve yargısal süreç işletilecek. Sanıldığı gibi askerler darbe yapmayacak, sivil kuruluşlar bu “tehdide” karşı duracaklar. Tanklar yerine siyasi ve yargı süreci işletilecek. (Tabi sokak gösterileriyle birlikte) Direnirse AK Parti bölünecek.” Bir yıl önce söylenmiş cümleler bunlar. Ne kadar tanıdık, değil mi?

O zamanlar; “Kampanyanın çok daha vahim boyutları var. Darbe, müdahale, iç çatışma, laik-İslamcı kavgası, Kürt meselesi eksenli büyük projenin tek hedefinin Ak Parti olmadığını, zamanla Türkiye olduğunu daha net göreceğiz” demiştim. Ve şu soruları sordum, tekrarlayayım:

  • ABD'deki bazı çevreler AK Parti iktidarının sonu mu hazırlıyor? Neoconlar AK Parti'ye tuzak mı kurdu? Askeri müdahale taraftarları, CHP, laiklik adına yürüyenler bu senaryoyu mu uyguluyor?


  • Bu çevrelerin birkaç yıldır hükümete karşı başlattıkları savaş Türkiye'den mi yönetiliyor? Karşılığında neler veriliyor?


  • Türkiye'ye İslamcı Cumhurbaşkanı!” ya da “Türkiye şeriata mı gidiyor” şeklindeki yazıları kim yazdırdı?


  • Zeyno Baran'ın Newsweek dergisindeki darbe senaryosu Türkiye'de mi çizildi?


  • Neocon ve İsrail aşırı sağına mensup isimler aslında daha çok Türkiye'de bir yerlere mi çalışıyor?


  • 28 Şubat, neocon/İsrail aşırı sağının yönettiği bir müdahaleydi. İslamcılar üzerinden bir sistem revizyonu yapıldı. Aynı çevreler, bu sefer yeni bir sistem revizyonu mu yapıyor?


  • İsrail aşırı sağı-neocon cemaat ve Türk şahinler arasında nasıl bir ittifak var?


  • Ülke analizinden çok bir senaryo var ortada ve Türkiye'ye çok zarar verecek. Çünkü senaryoyu yazanlar, darbeciler, iç çatışma tezi hazırlayanlar Washington'da….
  • 7 Şubat 2008 Perşembe

    Bu basından utanıyorum...


    Bu gün Zaman Gazetesi'nde bir haber gördüm. Haberde http://www.ensonhaber.com adlı haber sitesinde ifşa edilen ve okuyanı dehşete düşürecek bir dezenformasyondan söz ediliyor. Ensonhaber'den okuyalım :

    Çarpıtma haberi deşifre ediyoruz

    Yılın çarpıtma haberini ENSONHABER deşifre ediyor. Kirli bir propoganda savaşını çağrıştıran haberin doğrusunu biz sadece hatırlatıyoruz.

    Video paylaşım sitelerinde geçtiğimiz yıl en çok izlenen vidoların başında Irak'ta çekilen bir görüntü yer almıştı. Genç bir kadın, taşkın bir kalabalık tarafından taşla kafası ezilerek öldürülüyordu. İzleyenlere 'Böye vahşet olmaz' dedirten görüntüler bütün dünyanın hafızasına kazınmıştı.

    'MÜSLÜMANLAR KÖTÜDÜR' KAMPANYASI MI BAŞLATILDI?

    Bu haber bugün (dün hakdogan) Milliyet'in internet sitesinde 'Taşlarla başını ezerek öldürdüler' başlığı ile yer aldı. Haber başka gazetelerin internet siteleri tarafından da aynı şekilde kullanıldı. Buraya kadar bir sorun yok, ancak sorun bundan sonra başlıyor. Haberde şöyle deniliyor:

    Irak’ın Musul kentine bağlı Şehan kasabasında, "koca şiddetinden" kaçtığı ve Yezidilere sığındığı için ilçe meydanında linç edilerek yarı çıplak soyulan ve çocukların yanında başına taşlarla vurularak linç edilen sünni Müslüman kadının görüntüleri, insanlıktan nasıl çıkıldığını gözler önüne serdi...

    ..Yezidi Kürtlerin yaşadığı Musul’a bağlı Şehan kasabasında, Muziri aşiretine bağlı müslüman bir kadın eşinin kendisine uyguladığı şiddet yüzünden evden kaçarak Yezidilerin yer aldığı güvenlik güçlerine sığınmıştı. Kadın burada ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmış ve ailesine teslim edilmişti. Serbest bırakılan kadın hakkında ölüm kararı çıkartıldı ve kadın ilçe meydanında linç edildi.


    SENARYO DA EKLENİYOR

    Haberin devamında da bir senaryo yer alıyor. Senaryoya göre Müslümanların bu vahşeti üzerine Şehan'da Yezidi-Müslüman çatışması noktasına gelinmiş:

    Muziri aşireti, kadının kaçmasında rolü olduğu iddiasıyla 2 Yezidi genç hakkında da ölüm kararı çıkartarak Şehan Kaymakamlığı’na giderek bu iki gencin kendilerine teslim edilmesini istedi. Kaymakamın talebi kabul etmemesi üzerine başlayan olayların neredeyse Yezidi-Müslüman çatışmasına dönüşecekti.

    Geçen yıl yaşan bu olayda ilçede bulunan Yezidilere ait birçok iş yeri, araç ve ev kundaklanmış, kutsal mekanları tahrip edilmişti. Olaylar sonrasında Mesud Barzani ve bir çok kurum, sağduyu çağrısında bulunmuş ve 3 gün süren olayların ardından ilçede gerginlik durdurulmuştu.


    HABERİN DOĞRUSU NEYDİ

    Oysa hafızasını biraz yoklayanlar bu haberde yaplan dezenformasyonu çok çabuk anlayabilecekler. Haberin doğrusu ise şöyle. Görüntü Kuzey Irak’ta çekilmiş. Taşlanarak öldürülen kadının adı Dua Khalil Asvat. Ailesi tarafından infaz edilmiş. Ailesi Yezidi azınlığa mensup, kadın ise Müslüman bir erkekle aşk ilişkisi yaşadığı için ve İslam dinini kabul ettiği için ailesi tarafından taşlanarak öldürüldü.

    GOOGLE YALAN SÖYLEMEZ

    Bu haberin orjinali için Google'dan arama yaptığınızda 3 Mayıs 2007 tarihli Milliyet'in internet sitesinde 'çarpıtılmamış haliyle' yer alıyor. Burada söz konusu olan genç kadının Müslüman veya Yezidi olması değil. Ortada açıkça bir çarpıtma söz konusu. Bunlar propaganda savaşında kullanılan bayat numaralar. Okuyucunun hafızası ile dalga geçen bu haberlerin doğrusunu öğrenmek için herhangi bir arama motoruna haberin başlığını yazmanız yeterli. İnternet çağında, internet haberciliği yapanların en azından bu gerçeği bilmesi gerekir.

    DAHA ÖNCE DE PROPOGANDA SAVAŞINA ALET EDİLMİŞTİ

    Bu görüntünün böyle bir çarpıtmayla yeniden gündeme getirilmesinin amacı, türban tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, 'Şeriat geliyor' paranoyasını körüklemek mi bilinmez ama, aynı görüntülerin ortaya çıkması da yine buna benzer bir propoganda savaşı ile olmuştu.

    Bu görüntüler daha önce de, İran rejiminin taşlama cezasının vahşetini ve insanlara verilen cezaların ne kadar insanlık dışı olduğunun bir kanıtı olarak kullanılmıştı. Video görüntüleri sürgünde yaşayan iki İranlı tarafından, Avrupalı Parlamenterlere iletmiş. Bunlardan biri Amerika’da sürgün yaşayan Banafşeh Zand Bonasi. Bonasi yaptığı bir açıklamada, ‘benim görevim gerçeği ortaya çıkarmaktır, Almanya’nın alışveriş yaptığı İran’ın gerçek yüzünü göstermektir’ demişti.

    31 Ocak 2008 Perşembe

    Kod adı : YALÇIN KÜÇÜK!

    Dün posta kutuma Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün AvrasyaTV'de "Gündeme Dair" adlı programa konuk olacağına dair bir mail düştü. Biliyorsunuz SKY Türk televizyonunda her pazar yayınlanan ve Yalçın Küçük'ün daimi konuk olarak katıldığı, önceleri Gürkan Hacır son dönemde ise İdris Akyüz'ün sunduğu Kalemler ve Kılıçlar programı yayından kaldırıldı.

    SKY Türk yetkilileri kararın tamamen ekonomik nedenlerden kaynaklandığını ve başka programları da yayından kaldıracaklarını açıkladılar ancak kafalarda bazı soru işaretleri de oluşmadı değil.

    İşte bu düşüncelerle izlediğim programın bir bölümünde konu son günlerin artık kakafoni'ye dönüşen başörtüsü/türban tartışmalarına geldiğinde Küçük'ün sarf ettiği sözler bana "Yalçın Küçük bu ülkede zihinlerin işgal edilmesini amaçlayan operasyonun kod adı mı? sorusunu tekrardan sordurdu. Yalçın Küçük ve onun kötü taklidi Soner Yalçın, 2004 sonrası siyasi hayatımıza davetsiz giren ve ismi ile müsemma olmayan Ulusalcı hareketin Türkiye'de geniş kitlelerin teveccühünü kazanmış kişi ve kurumlar, bir adım ötede kavramlar üzerinde gerçekleştirdiği dezenformasyon çalışmalarına lojistik destek veriyor. Önceleri Muhafazakar kesimlerin daha çok dillendirdiği siyonist komplo teorilerinin içinin boşalmasına ve hedef sapmasına en büyük katkı Yalçın Küçük ve kötü taklidi sebep oldu dersek çok da yanılmış olmayız.

    Küçük gibi bir akademisyen'in, tesettürün bütün semavi dinlerde yer alan bir emir olduğunu ve dolayısı ile Kur'an-ı Kerim'de de yer aldığını bilmemesine imkan yok, o halde tesettür-tevrat denklemini hoca neden kuruyor ?

    Suyu tersine akıtmanın imkanı yok da ondan.

    Bu hep böyle olagelmiştir, kitleler sizin arzu etmediğiniz bir istikamette seyrü sefer yaparsa, yapabileceğiniz en fazla suyun yatağını değiştirmek olur. İşte Ulusalcı akım ve belki en ciddiye aldıkları teorisyenleri Küçük bunu yapıyor.

    İnsanoğlu modern çağı sorguluyor, varoluşun sırlarını anlamaya çalışıyor, kitlesel şekilde Din'e yöneliş var ve bu süreçte en fazla ilgi gören Din de İslam. O bakımdan religious pluralism kavramına da, Türkiye'de yaşadığımız başörtüsü/türban çatışması ve paralelinde gelişen tartışma ve analizlere de dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Dile getirilenler suyun yatağını değiştirmek için mi ifade ediliyor sorusu zihinlerimizde canlı tutulmadan bu kakafoniden sağlıklı veriler almak bana göre mümkün değil...