2 Haziran 2010 Çarşamba

The End!

Mukadder son yaşandı, profesyonel cinayet şebekesi, yerli işbirlikçileri eliyle Türkiye'yi İsrail'e eklemleyen eksenin berhava edildiğini bizzat tesçilledi. 2003 Irak işgali ile başlayıp, Gazze'ye dönük katliam operasyonlarıyla zirve yapan kopuş süreci, İsrail ordusu'nun Gazze'ye insani yardım götüren gemilere düzenlediği ve masum kanı akıttığı saldırıyla son buldu.

Uluslararası karasularda İnsani yardım malzemeleriyle seyir halinde olan sivil bir gemiye yapılan bu kalleş saldırıyla neredeyse eş zamanlı olarak, İskenderun'da Deniz Üs İkmal Destek Komutanlığı'na alçakça bir terör saldırısı da gerçekleştirildi.

Dikkat edin, terör saldırısının seçtiği hedef, yardım gemilerine Türkiye'deki en yakın deniz üssüdür!

Türkiye, hadisenin yaşanmasından hemen sonra gösterdiği refleksler ve ardından attığı bir dizi adımla, kontrollü bir kriz yönetimi sergileyeceğinin işaretlerini verdi. Bütün İnsanlığın barış ve huzuru adına yeryüzünde ki en büyük tehdide karşı, uluslararası camia ve hukuku arkasına alarak "bu aymazlığa artık sessiz kalınamaz" mesajı veren Türkiye'nin itidalli tavrında, İskenderun'dan aldığı mesajın etkisi kanatimizce büyüktür.

Meseleyi doğru okuyamayıp, 24 saatlik süreçte öncelikle uluslararası bütün mekanizmaları harekete geçirip, BMGK, NATO, AB nezdinde girişimlerde bulunan Türkiye'nin, profesyonel cinayet şebekesi'nin tuzağına düşmemesine neredeyse üzülenleri görmek, İliştirilmiş/Embedded Türk Medyası realitesi ile tanışmışlar için süpriz olmasa gerek!

Başbakan Erdoğan'ın dün gurup konuşmasında bütün dünya'ya haykırdığı sözlerin "neredeyse savaş ilanı" olduğunu teslim eden kalemlerin, muhtemel yaptırımlar konusunda aculluk yapmalarını ve İskenderun'da tertiplenen hain pusuyu analizlerine dahil etmemelerini, hele hele Türk-İsrail ilişkilerinin bu günlere nasıl ve kimler eliyle geldiği meselesine hiç zoom yapmamalarını nasıl okumalıyız?

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra akan süreçte, Türk Dış Politikasının Ortadoğu Coğrafyasına dönük sergilediği politika ve açılımların tetiklediği paradigma değişiminin profesyonel cinayet şebekesi'ni, Türkiye'nin söylemlerinden çok daha fazla rahatsız ettiğini tespit ve teşhis etmek için uzman olmaya gerek yoktur. İşlenen son cinayet, bu realiteden bağımsız ele alınamaz.

Gelinen noktada İnsanlık onurunu ayaklar altına alan, hukuksuz ve gayri ahlaki Gazze ablukasını yarmak adına sivil insiyatif'in gösterdiği başarı da yadsınamaz. Hüsnü Mübarek rejimi eğer refah kapısını geçici de olsa açmak durumunda kaldıysa, bunun sebebi bir avuç yürekli barış gönüllüsü aktivisttir!

İsrail'in local askeri saldırılarının global sonuçları her zaman olmuştur çünki esasta İsrail'in "local" olarak değerlendirilebilinecek askeri saldırısı hiçbir zaman olmamıştır.

Bu son cinayetinin de, öncekiler gibi sonucu ve bir bedeli olacaktır ve kuvvetle muhtemel, süreç iyi yönetilirse bu bedel bu güne kadar ödediklerinin en ağırı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'de bu süreçte, Ortadoğu'da güttüğü politikaların hedefi, bunun inandırıcılık ve samimiyeti cihetiyle test edilecektir. İktidar başarılı bir sınav verirse bundan başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkları ve Türkiye kazançlı çıkacaktır. Başarısızlık halinde fatura siyasi iradeye kesilecektir ve bu ağır bir fatura olacaktır.

Sonuçta kaybeden mutlaka ve mutlaka Golyat'ın çocukları olacaktır...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Varan 2 mi?

Türkiye'de bazı dönemlerde 24 saat, 24 günün ihata edemeyeceği gelişme ve sonuçları barındıran sihirli zaman dilimlerine dönüşür!

Yaşadığımız son iki haftanın neredeyse her bir günü, tamda böylesi sihirli zaman dilimlerine dönüştü ve kemikleşmiş yapısı, statüko'nun kalesi CHP'de yıllara yayılmasını bekleyeceğimiz değişim/dönüşüm, görünüşte bu iki hafta içinde yaşandı yaşanıyor.

Bandı geriye sarıp iki hafta öncesine gittiğimizde her şeyin Deniz Baykal ve CHP'li bir kadın milletvekiline ait olduğu iddia edilen özel ilişki görüntüsünün bir gazetenin internet sitesine düşmesiyle başladığını görüyoruz.

Beklenmedik ve sarsıcı bu gelişmenin ardından Deniz Baykal, görüntünün içeriği ve iddia edilen ilişkiyi açıkça reddetmeyen bir konuşma yaparak CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Bir kaç gün süren Baykal dönecek/dönmeyecek tartışmaları yaşanıp, "genel başkanımızı binlerin omuzlarında tekrar görevinin başına getireceğiz" söylemleri yapılırken eş zamanlı olarak, somut hangi vasıflarından ne gibi umutlar beslendiği bizce meçhul Kemal Kılıçdaroğlu ismi de özellike Doğan Medya Gurubu'nun yayın organlarınca dolaşıma sokuldu ve tam bu noktada önceden kestirilemeyen büyük bir kırılma yaşandı ve Önder Sav, Baykal karşısında Kılıçdaroğlu yanında açıkça saf tuttu. Bunu aynı gün CHP Meclis Gurubunun yarıdan fazlasının destek açıklaması takip etti ve Baykal'a indirici darbe, İl Başkanları toplantısından sonra yayınlanan ortak deklerasyonla geldi.

Şu anda Ankara'da CHP 33. Olağan Kurultayı gerçekleşiyor ve tek aday Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal'ın koltuğuna oturmaya hazırlanıyor. Görünürde yaşananlar, kirli ve komplike bir süreçle Deniz Baykal'ın CHP ve Türk siyasi hayatından tasfiye edilmesidir.

Daha önce burada çeşitli vesilelerle Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı büyük hesaplaşma çerçevesinde, ERGENEKON tipi yapılanmaların tasfiyesinin, sahneden çekilmesinin iç/dış partnerleri üzerinde mutlaka bir yansıması olacağı ve bu yansımaların artçı şoklara sebebiyet vereceğini, tasfiye edilen mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağını belirtip, operasyonun sermaye ve siyaset ayaklarında da tatminkar unsurlara ulaşmasının beklenmesi gereken bir gelişme olacağını belirtmiştim.

Bu çerçevede Doğan Medya Gurubu'nda Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliği görevini Enis Berberoğlu'na devretmesi arından, Aydın Doğan'ın Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinden 1 Ocak 2010 itibariyle ayrılma kararı almasını "Varan1" olarak işaretlemiştik.

Şimdi tam bu noktada "yaşadıklarımıza Varan 2 diyebilir miyiz" sorusu akla gelebilir! Kendi adıma "bu yaşananlar, benim beklediğim Varan 2 değildir" diyebilir ve CHP'de yaşandığı görülen tasfiyenin başarısı için "acaba" kuşkusunu taşımak ve "sürecin arkasında kim/kimler var" sorusunu sormak ve bu soruya gerçekçi bir cevap bulmak adına, "kaset komplosu" diye anılan sürecin arka planına seyehat etmek gerekiyor diye ekleyebilirim.

Akan süreçte ittifak yapanlara, Doğan Medya Gurubunda gözlemlenen büyük heyecana ve saf değiştiren aktörlere yakından bakıp, ayrıca Deniz Baykal'ın istifa kararını açıkladığı konuşmada "Pensillvanya'dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim" demesine karşın aynı konuşmada, açıkça somut bir bulguya dayanmadan iktidarı hedef alan beyanlarına bakarak, sahnelenen tertibin, gerçekleşen siyasi operasyonun arkasındaki aktörler konusunda kafası karışanlara iki tavsiyem var.

1- CHP nasıl iktidar alternatifi olur sorusuna cevap arayın!

2- Kemal Kılıçdaroğlu'nun şu anda yaptığı kurultay konuşmasında "Deniz Baykal'a yapılanlara üzüldük, Zonguldak'ta kaybettiğimiz işçi kardeşlerimize üzüldük" girişinden hemen sonra gelen "Söz veriyorum, özel yetkili mahkemelere(siz burayı Silivri diye okuyun-hakdogan) de son vereceğiz." çıkışını analiz edin!

Gerçeklerin ortaya çıkması için çok değil, bir kaç aya ihtiyacımız var...

22 Ocak 2010 Cuma

Henüz "Final sahnesi"ne gelmedik!

-Tarih 27 Haziran 2009, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi önemde bir karar alarak, "Türk Ceza Kanunu'nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"la Askeri Yargı'nın yetkilerine önemli kısıtlamalar getirdi ve TCK kapsamındaki her türlü suçu ayrımsız olarak adli/sivil yargının yetkisine tevdi etti. Bu tarihte çıkan yasayla Meclis, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açtı. Yasanın Ergenekon soruşturması açısından taşıdığı önem, Türk Basını'nda günlerce tartışıldı.

-Tarih 30 Haziran 2009, "
İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın altında ıslak imzası olduğu iddia edile Deniz Piyade Kurmay Alb. Dursun Çiçek, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet savcılarına ifade verdi ve önce 1 Temmuz 2009 günü saat 00.30'da, ardından 12 Kasım 2009 tarihinde tutuklandı ve ardından avukatlarının yaptığı itirazlar üzerine tahliye edildi.

-Tarih 20 Aralık 2009, Ankara'da Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı
Bülent Arınç'a suikast düzenlemek isteyen bir kişinin polis tarafından etkisizi hale getirildiği iddiası gündeme bomba gibi düştü, 2 subay gözaltına alındı. Ardından derinleştirilen soruşturma kapsamında Ankara'daki Özel Harp Dairesi Seferberlik Tetkik Başkanlığı'nda sivil savcılar arama başlattı ve böylece Türkiye "Kozmik Oda" aramalarıyla yüzleşti. Aramalar 20 Ocak 2010 tarihine kadar devam etti.

-Tarih 21 Ocak 2010, Anayasa Mahkemesi, 5918 Sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un,
askere sivil yargı yolunu açan düzenlemelerini oy birliği ile iptal etti.

-Tarih 22 Ocak 2010 bu gün, Ergenekon soruşturması kapsamında Poyrazköy'de ele geçirilen mühimmata ilişkin hazırlanan iddianamenin açıklanması beklenirken, iddianamenin gönderildiği İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, iddianamenin kabul edilip edilmemesine, Anayasa Mahkemesinin askere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin iptaline ilişkin kararını inceledikten sonra karar verileceğini
açıkladı.

-Tarih 22 Ocak 2010 bu gün, Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliğince düzenlenen basını bilgilendirme brifing toplantısında
Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu "Kozmik Oda" aramalarına ilişkin, "Devlet sırrı niteliğinde olan bazı planlarla ilgili olarak güvenlik prensibi ihlali olmuştur. Mevcut usuller gereği uzun yıllar büyük emek verilerek hazırlanan ve geliştirilen söz konusu planlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bu planlar iptal edilecektir." açıklamasını yaptı. Aynı toplantıda Çubuklu bir gazetecinin, askere sivil yargı yolunu açan yasanın Anayasa Mahkemesince iptaline ilişkin sorusuna "Savcılıklarda soruşturması devam eden ve dava aşamasında olanlarla ilgili değerlendirme mahkemelerince yapılıp askeri mahkemelere gönderilmesi gerekiyor." cevabını verdi.

Süreç akmaya devam edecek, henüz "Final sahnesi"ne gelmedik!

31 Aralık 2009 Perşembe

Varan 1...

Önce kimileri için süpriz, kimileri içinse beklenen gelişme yaşandı ve Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi'nin genel yayın yönetmenliği görevini Enis Berberoğlu'na devretti. Bu gelişmenin akisleri henüz tam netleşmemişken Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş bir açıklama yayımlayarak Aydın Doğan'ın Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinden 1 Ocak 2010 itibariyle ayrılacağını ve görevi kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ'ın devralacağını duyurdu.

Ard arda gerçekleşen bu iki hadise, Türkiye'de yaşananları dikkatle takip edip doğru okuyanlar için beklenmedik gelişmeler değil. Aylar önce burada, uluslararası sistemin gerçek güdücüleri eli ile ülkemizde teşekkül ettirilmiş ve yakın tarihimizin karanlık bir çok hadisesinin perde arkasındaki organizatörüne "zoom" yapmayı amaçladığını gördüğümüz Ergenekon Operasyonu'nun artçı şoklara sebebiyet vereceğini, operasyonun tasfiyesini amaçladığı mekanizmalarla birlikte, bu mekanizmaların içerdeki direkt/endirekt partnerlerinin de söz konusu tasfiyeden nasibdar olacağının beklenti ve tahminler arasında yer aldığını belirtip, "Bu bağlamda bu güne kadar Ergenekon Operasyonu'nda, tasfiye edilmek istenen mekanizmaların sermaye ve siyaset ayaklarına dair tatminkar unsurları henüz göremedik" demiş ve o günlerde Aydın Doğan ile Başbakan Erdoğan arasında yaşanan polemiğin arka planına seyehat etmeye çalışmış ve nihayetinde "Türkiye'nin geleceğinde sahne alacak aktörler arasında, Erdoğan-Baykal-Doğan üçlüsü, kendi kulvarlarında varlıklarını aynı anda gelecekte sürdüremeyecek mi?" sorusunu sorup kendimizce cevaplandırmıştık: "Görünen o ki, sürdüremeyecek..."

Uzak olmayan bir gelecekte siyasi alanda da "vedalar" yaşanması kimseyi şaşırtmamalı...

8 Aralık 2009 Salı

Reşadiye'den kim ne mesaj veriyor?

"Açılım bitti" diyenler, barış arayışlarına karşı duranlar, çözüm yönünde hiçbir sözü olmayıp bütün güçleriyle yola çıkanları durdurmaya çalışanlar, kan üzerinden iktidar hesabı yapanlar içten içe seviniyor olmalı!

Ne kadar kan dökülürse, ne kadar insan ölürse, ne kadar şiddet olursa o kadar kazanç hesabı yapanlar, çatışmadan güç devşirenler, ellerinde ne varsa kaybettiklerinin farkında olanlar gerçekten seviniyor olmalı.

Tokat'ın Reşadiye ilçesi Sazak köyü yakınlarında, devriye görevi yapan jandarma ekiplerine kurulan pusu ve yedi asker şehit!

Terörden kim besleniyor, saldırganlar kime güç kazandırıyor, çözüme karşı olanlarla bu çevrelerin çıkarları hangi alanlarda örtüşüyor? Belki Reşadiye'deki saldırı da onları tatmin etmeyecek, Dağlıca, Aktütün gibi saldırılar da istiyorlardır. Belki de planlanıyordur, kim bilir?

İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın; "şiddete izin vermeyeceğiz" dediği saatlerde Reşadiye'de saldırı yapılıyordu. Sanki olacaklar sezilmişçesine hazırlanan bir konuşmaydı.

"Açılım bitti" diyenlere karşı, günlerdir Türkiye'nin büyük bölümünde çocukları sokaklara dökenlere karşı, şehir şehir çatışma senaryoları planlayıp uygulayanları karşı yapılan bir konuşmaydı.

Yola devam edilecekti. Dikenler tek tek kopartılıp, milletin ezici çoğunluğunun desteğiyle, kirli oyunlarla mücadele edilerek devam edilecekti. Edilecek de…

Reşadiye saldırısı ile kime, ne mesaj veriliyor?

Anayasa Mahkemesi'nin DTP ile ilgili kapatma davasını görüşmesinden bir gün önce. DTP'nin etkin olduğu bütün şehir ve kasabalarda sokak gösterilerini yönettiği, çözüme yönelik girişimi ve çalışmaları sözde savunurken el altından sabote etme yönünde bütün imkanlarını seferber ettiği bir zamanda. Emine Ayna'nın "dağa çıkmak"la tehdit ettiği, "80'lerden, 90'lardan beter olur" şeklinde tehditler savurduğu sırada böyle bir saldırı gerçekleşiyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretinde bulunduğu, genelde Ortadoğu ve Irak özelde ise Kuzey Irak ve PKK'nın tasfiyesinin pazarlıklarının yapıldığı sırada böyle bir saldırı gerçekleşiyor. 2007'den beri devam eden tasfiye sürecinin belki de ön önemli aşamasına gelinmişken, Mahmur ve Kandil üzerinden konuşmalar yapılırken böyle bir saldırı gerçekleşiyor.

Muhalefet partilerinin çözüme yönelik bütün girişmelere karşı durduğu, "açılım bitti" şeklindeki umutlarını yüksek sesle dillendirdiği bir zamanda bu saldırı yapılıyor.

Korkumuz; saldırıların bundan sonra daha da artacağı yönünde. Daha büyük saldırıların, şehir saldırılarının gerçekleşebileceği yönünde. Terör üzerinden Türkiye'ye, içerideki uzlaşma girişimlerine, bölgesel ve küresel açılım çabalarına karşı sanki gizli bir ortaklık söz konusu.

İçeride ve dışarıda birileri Türkiye'yi tekrar içeriye yönlendirme, iç krizlerle bunaltma, bölgesel açılımını tersine çevirme, iç siyasi yapısını yeniden güvenlik eksenli şekillendirme gibi arayışlar içinde sanki.

Acıları sömürerek, evlatlarının kanını emerek semirenlere, temsil iddiasında oldukları kitleleri istismar ederek ayakta kalma mücadelesi verenlere, barış sözcüğünü ağızlarından düşürmeyip barıştan nefret edenlere ve bu kesimler arasındaki çıkar ortaklığına sözümüz bitmeyecek.

Türkiye onlara rağmen yoluna devam edecek.

Şehitlere Allah rahmet etsin…

19 Kasım 2009 Perşembe

Ömer Lütfi Mete'yi kaybettik...

Gazeteci Yazar Ömer Lütfi Mete'yi kaybettik. Geçen yıl geçirdiği kalp krizi sonrası uzun süre yoğum bakımda kalan ve sağlığı bozulan Mete, önceki gün evinde yine kalp krizi geçirdi ve dün akşam saatlerinde kaldırıldığı Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nde hayata gözlerini yumdu.

Ömer Lütfi Mete yaşamı ve eserleri ile Türk Kültür hayatına damgasını vuran isimlerden birisi oldu. Basın dünyasında Sabah, Tercüman, Türkiye, Ortadoğu, Yeni Şafak gibi gazetelerde yönetici ve yazar olarak çalıştı. Türk Edebiyatı, Boğaziçi ve Çağrışım dergilerinde makale, mizahi öykü ve şiirleri yayımlandı.

Ömer Lütfi Mete'nin, Gülce (şiir), Çığlığın Ardı Çığlık, Yerden Göğe Kadar, Asker ile Cemre, Çizme (roman), Derin Millet Manifestosu (köşe yazılarından seçmeler), Hacıyağı ile Parfüm Arasında (deneme), Balonya Tüneli, İtfaiye Yanıyor (kara mizah) gibi yayınlanmış eserleri bulunuyor. Mete'nin yakın zamanda yayınlanmış kitapları arasında ise Prof. Dr. Mahir Kaynak ile kaleme aldığı "Erdoğan Operasyonu", "Allahsız Müslümanlık", "Basılı Yakıt" isimli eserleri sayılabilir.

Senaryo yazarlığıda yapan Mete'nin sinema filmi dalında "Çizme", "Gülün Bittiği Yer", "Bizim Yunus", "The İmam", televizyon dizisi dalında da, "Bizim Ev", "Evlere Şenlik", "Ortaklar", "Deli Yürek", "Avcı", "Hayat Bağları", "Çanakkale Destanı" gibi yapımların senaryolarında imzası var. Kurtlar Vadisi yapımının ilk sezonlarında yapımcılıkta yapan Mete'nin bu çalışmaya katkıları ise hala devam etmekteydi, dizide yer alan "Ömer Baba" karakterinin sözlerinin yazarı Mete idi.

Türk basınında "Derin Devlet", "Çeteler", "İstihbarat Dünyası ve Savaşları" konularında yazdıkları ve verdiği eserler ile önemli bir yeri olan Ömer Lütfi Mete bugün Marmara İlahiyat Vakfı Camii'nde ikindi namazından sonra kılınacak cenaze namazının ardından Çengelköy Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Ömer Lütfi Mete'ye sonsuz Rahmet sahibinden Rahmet, kederli ailesine ve milletimize de sabr-ı cemil niyaz ediyoruz...

13 Kasım 2009 Cuma

Kim bu şef!

Büyük bir orkestra son günlerde takdire şayan bir senkronizasyon içinde "amaca" yönelik icrayı faaliyet yapıyor ve piskolojik harbin her çeşidine yıllardır maruz bu millet, yeni bir operasyonun hedef tahtasında bulunuyor!

Son operasyon "korkudan oturduğu yerden kıpırdayamayacak" bir halk inşaasını hedefliyor olmalı!

Önce Domuz Gribi kapsamında yerli basında çıkan, Dünya Sağlık Örgütü'nün hastalığa dair açıklamaları ve ülkemizde görülen ilk vakalar neticesi yapılan neşriyatla başlayıp, söz konusu hastalık için ithal edilecek aşıların gerekliliği ve gereksizliği kapsamında kamuoyunda yürütülen garip! tartışmalara bakıp, ardından İnsanların eczanelere akın ederek mevsimsel grip aşılarına hücum etmeleri, mevsimsel grip aşılarının tükenmesi sonucu ise aynı İnsanların zatüre aşısına yönelmelerine dikkat etmek, meydana getirilen travmayı yeterince resmediyor!

Olayın üzerine birde Başbakan ile Sağlık Bakanı'nın konuya yaklaşım farklarının eklenmesini düşününce, açığa çıkan "başarıyı" takdir etmemek imkansız!

Domuz Gribi vakasından sonra gündeme aniden giren tartışmanın adı ise GDO oldu! Tarım bakanının söylemine bakılırsa, GDO'lu ürünlerin ithalatını zorlaştıran bir yönetmelik "GDO'lu ürünlerin ithalatını kolaylaştırma" olarak ele alındı ve sade vatandaş önce televizyon ekranlarında, çarşı pazarda alış-veriş yapan kendisi gibi vatandaşlara mikrofonlar uzatılıp "Bu ürün GDO'lu mu? Bunu biliyor musunuz?" sorularının yöneltildiği ile, sonrasında da aynı çarşı pazarda aradan bir kaç gün geçmişken vatandaşın "neyi alacağımızı kime güveneceğimizi bilmiyoruz!" deme noktasına geldiği gerçeği ile yüzleşti!

Hangi ülkede?

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren ürünlerin üretim ve ekiminin yapılmadığı, tohum girişinin de yasak olduğu Türkiye'de!

Son tartışma ise, Ergenekon Operasyonu'nun başlaması ile alttan alta başlayıp operasyon ne zaman ivme kazansa büyük hararetle su yüzüne çıkarılıp pompalanan telefon dinlemeleri ve teknik takip konularındaki iddialar oldu!

Dün Türkiye bütün gün, Yargıtay'ın Başkanlık Santrali'nin dinlendiği iddiası ile meşgul oldu, taaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in Yargıtay'a ait olduğu iddia edilen telefonlarla ilgili hiçbir dinleme eyleminin gerçekleşmediğini açıklamasına kadar!

Türkiye'nin dün bütün gün yaşadığı bu "yargıda dinleme/dinlenme" eksenli tartışma ve travmanın arkasından çıkan isimler ise hayli ilginç isimler!

Bu isimlerden ilki "telefonlarının dinlenip dinlenmediğinin belirlenmesi için" Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı başvurusu reddedilince Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvuran ve Adalet Bakanlığının meslekten ihracını talep ettiği YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu.

Diğeri ise kimi Ergenekon soruşturması sanıklarıyla ilişkide olduğu iddia edilen ve Adalet Bakanlığınca meslekten ihracı talep edilen Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz!

Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun başvurusunu kabul ederek TİB'e baskın kararı veren Kaçmaz, TİB'de yapılan inceleme sonrası oluşturulan "Yargıtay Başkanlık Santrali ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in dinlendiği"ni gösterir raporu medyaya servis etti!

Bunun üzerine kopan gürültüye, Yaz Kararnamesi'nin çıkması, Ergenekon dava ve soruşturmasının hakim ve savcılarını görevden almak istemeleri sebebiyle geciken HSYK toplanarak "savunma pozisyonundayız" açıklaması yaparak, Yargıtay'da kısmen ihtiyatlı bir tavırla "ön inceleme" kararı vererek katkıda bulundu.

Ergenekon Operasyonu'na mesafeli, hatta karşısında pozisyon almış medya organlarında meselenin ele alınışı karşısında vatandaş Ahmet'in "beni de dinliyorlar mı acaba?" diye düşünmemesi için fazlaca rahat olması gerekir.

Ve bu rahatlık yoksa vatandaş Ahmet'in, Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'in "Başkanlık kurulmadan önce bir ülkenin başbakanının 6 yıl hakim kararı olmadan dinlendiği, kayıtlarının ele geçirildiği ve gazetelere servis yapılıp tartışıldığı hususlarla ilgili olarak her nedense toplumumuzda bir tartışma yaşanmıyor. Hiçbir hakim kararı yok, bir ülkenin Başbakanı 6 yıl dinleniyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor, ama hakim kararı ile yapılıyor, bugün tartıştığımız dinlemeler, usulüne uygun ve mevzuatta yazan hususlara uygun dinlemeler yapılıyor, her nedense toplum ayağa kalkıyor. Bu çifte standarttan kurtulmamız lazım" şeklindeki açıklaması üzerine kafa yormasını, orkestra'nın şefinin mahir yönlendirmeleri ile kulaklara üflediği namelerin asıl hedefini düşünmesini beklemek gerçekçi olmaz!

Doğrusu hem orkestranın bireylerini hem de maharetli "şef"lerini takdir etmemek imkansız...